merhumun vasiyeti, kocasıyla aynı mezara gömülmekmiş. kazdılar. diz mesafesine gelince, yirmi yıl önce döşenen beton bloklara çarptılar. ölü, bir kadın olduğundan, derinlik göğüs hizasına kadar inmeliymiş.
beton blokları söktüler.
altından boylu boyunca uzanan bir iskelet çıktı.
iskelet ortaya çıktıktan sonra herkesin aklında tek bir soru vardı:
“bu nasıl bir vasiyet?”
kazıcılar durmuş, kimin atadığı bilinmeyen, yalnızca bu gibi eksantrik durumlarda birdenbire ortaya çıkıveren, hemen sonra da geldiği hayata karışan akil kişinin gözlerine bakıyorlardı.
akil başıyla onaylayınca, iskeleti mezarın baş kısmındaki köşeye tepeleme yığdılar. yığma sırasında, kafatasından çoktan ayrılmış olan çeneden bembeyaz bir çift takma diş düştü.
kısa bir duraksamadan sonra akil, görevliye dişleri ortanca oğula vermesini söyledi.
ortanca dişleri aldı. elinde evirip çevirdi. babasının o dişleri taktırdığı günleri anımsamış gibi gözlerini boşluğa dikti.
sonra hüngür hüngür ağladı.
görevliler köşeye yığdıkları kemiklerin üzerini, taze ölünün tenine temas etmeyecek biçimde toprakla örttüler. akil, yine de içi rahat etmemiş olacak ki, kefenden bir parça koparıp toprağın üzerine sermeyi teklif etti.
“bu kadarı da fazla!” dedi beriki.
olanlar normalmiş gibi.