Holydao

Holydao
Bilgisayar Mühendisliği
Antalya
13 okur puanı
Mart 2023 tarihinde katıldı

Holydao

, bir kitap okudu
Puan vermedi·196 syf.·
2023 3. kitabı
Oğuz Atay
8/10 · 33,4bin okunma
Reklam
Laplace'ın şeytanı
Bir parayı havaya attığınız zaman yazı mı yoksa tura mı geleceğini bilebilir miyiz? Evet; ama bu “bilmek”ten çok şanslı bir tahmindir sadece, kesinlikle daha fazlası değildir. Peki ya böyle birşeyi hesaplayabilecek bir gücünüz olsaydı; attığınız paranın ne geleceğini, sayısal lotoda çıkacak numaraları ya da evden dışarı çıktığınızda başınıza gelecek talihsizlikleri veya karşılaşacağınız tanıdıkları önceden bilmeniz gibi bir şansınızın olduğunu düşünün... Sizce bu geleceği görmek mi? Yani İmkansız mı? Pratikte evet; ama teoride bu mümkün. 1801’de Fransız fizikçi Marquis Pierre Simon de Laplace “Olasılık Hakkında Denemeler” isimli kitabında -daha sonra Laplace’in şeytanı diye anılacak olan- bu teoriyi açıklamıştır. Bu teoriyi açıklamadan önce olasılık, determinizm, De Moivre, Laplace ve Heisenberg’den bahsetmemiz gerekecek, sonra da Maxwell’den... 1700’lerin başında Londra’da yaşamış bir istatistikçi olan Abraham De Moivre (1700lerde istatistik diye bir bilim dalı olmadığını göz önüne alırsak, De Moivre’nin istatistik biliminin kurucusu olduğunu söyleyebiliriz.) şans diye birşeyin olmadığını, bunun sadece bir yanılsama olduğunu, sans eseri olarak tanımladığımız şeylerin aslında bildiğimiz fizik kuralları sayesinde meydana geldiğini savunmuştur. Örneğin havaya attığımız paranın yazı mı yoksa tura mı geleceğini; hava akımı, elin açısı, elin yüksekliği, paraya uygulanan kuvvet, paranın alaşımı ve yerin şekli (Paranın yere düştüğü kabul edilirse) gibi fiziksel faktörleri hesaplarsak kolayca(!) bulabiliriz. Bunu hesaplamak oldukça güçtür, hatta mümkün değildir; ama bu şansa bağlı olduğunu göstermez. Aradaki bu ince farkı görmemiz lazım, hesaplayamamamız hesaplanamayacağı anlamına gelmez. Bu düşünce sistemine Determinizm deniyor, “hiçbirşey belirsiz değildir; herşey
Araştırma-İnceleme
Açlık Oyunları
Puan vermedi
Pek çok kitap insanı alıp çok uzaklara götürür; zaten kimileri için kitaptan beklenen temel fonksiyon da budur. Hatta insanlar filmi yapılan kitapların her zaman filmden daha iyi olduğunu savunurlar yine aynı sebeple. Bu fikre ben de katılıyorum, birkaç istisna dışında. Bence bazı kitaplar diğerlerine oranla biraz daha başarılı bu konuda. Özellikle de sizi götürdüğü dünya zekice kurgulanmış bir harikalar diyarıysa... Hemen aklıma gelen birkaç örnek Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi serileri. Bölümler hatta kitaplar arasında nefes almak için durmak bile vakit kaybı gibi görünür insana. Uzun süredir bunlara benzer bir esere – Twilight serisinin basit kurgusunu saymazsak – hasret kalmıştık; neyse ki Suzanne Collins yepyeni bir fırsat sundu bizlere… Açlık Oyunları aslında kendiyle aynı ismi taşıyan bir üçlemenin ilk kitabı. Serinin ikinci kitabının ismi Ateşi Yakalamak. Üçüncü kitap ise henüz yazım aşamasında. Kitapta bahsi geçen olaylar günümüzden iki-üç yıl sonra şimdiki Kanada’da, koloniler halinde yaşayan bir toplumu anlatıyor. Merkezde zengin, soylu, yönetici halkın bulunduğu bir koloni; bunun etrafında da merkez koloninin beslenme, giyim, enerji, eğlence gibi çeşitli ihtiyaçlarını karşılayan işçi koloniler var. İşçi koloniler bulundukları coğrafi bölgeye göre çalışıyorlar; örneğin kimisi maden çıkarıyor, kimisi meyve ve sebze yetiştiriyor… Merkez koloni refah içinde yaşarken işçi koloniler çoğu zaman yiyecek dahi bulamıyor ve katı bir yönetim altında eziliyorlar. Nasıl oldu da bildiğimiz dünya bu hale geldi diye sorarsanız, üzgünüm ama yazar bu konuda pek açıklama yapmıyor diyebilirim ancak; yalnızca bir savaştan sonra güveli olarak yaşanabilecek tek yerin bu kolonilerde çitlerin arasında olduğundan bahsediyor. Aslında bu anlatım çok yerinde olmuş. Böylece tarih
İnceleme
Açlık OyunlarıSuzanne Collins · Dex Kitap · 202433,5bin okunma
Büyü Dükkanı
10/10
·136 syf.··
Beğendi
·
2023 17. kitabı
Öyle bir dükkân düşünün ki içinde sizin ihtiyacınız olan, hatta -ihtiyacın da ötesinde- hayal edebileceğiniz her şey olsun; tabii ki siz bedelini ödeyebildiğiniz sürece… Bu dükkândan sadece gerek duyduğunuz şeyleri alıp çıkmanıza gerek yok, eğer isterseniz sahip olduğunuz gereksiz şeyleri de burada bırakıp gidebilirsiniz. Ayrıca dükkân sahibinin de hayattaki tek amacının müşterilerini aldatmadan onlara en doğru şeyi satmak ve karşılığında da sadece gerekeni –ne eksik ne fazla- almak olduğunu düşünün… Böyle bir dükkân tam da herkesin en çok dileyebileceği şey olurdu herhalde. Hayallerinizdeki her güzel şeye ulaşmanın zorluklarla dolu bir yoldan geçtiği gibi Büyü Dükkânı’na ulaşmak da oldukça güçtür. Fakat bu zorluğu göğüslemeyi göze alıp buraya ulaşan insanların da hayatı değişmektedir; alış veriş yapsalar da yapmasalar da… Büyü Dükkânı psikodramanın en popüler tekniklerinden biridir. Karşılıklı konuşma, pazarlık ve ikna yöntemiyle insanların neyi istediklerini ve aslında neye ihtiyaçları olduğunu gösterir. Böylece buradaki müşteriler ikna olmuş bir şekilde dükkândan ayrılır ve alış veriş yapmamış olsalar bile artık “gerçek” kendilerini keşfettikleri için dükkândan çıkıp yeni ve daha mutlu bir hayata başlarlar. Büyü Dükkânı’ndaki satıcı insanlarla pazarlık yaparak onları ikna ediyor demiştim. Bu pazarlık pek bildiğimiz tarzda değil, burada satıcı önce insanlara istedikleri şey karşısında ne vereceklerini sorarak başlatıyor pazarlığı. Sonra da müşteri feda etmeye hazır olduğu şeyi söyleyince öyle bir pazarlık yapıyor ki müşteri en sonunda seve seve vermeye hazır olduğu şeyin ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu fark ediyor. Böylece Büyü Dükkânı’ndan içindeki saklı hazinesini keşfetmiş olarak çıkıyor. Mesela, buraya gençliğini tekrar kazanmak isteyen biri geldiğinde
İnceleme
Büyü DükkanıYeşim Türköz · Epsilon Yayınları · 20234,614 okunma