Kimi yapmamayı tercih eder, kimi ise bütün hayatı buna bağlıymışçasına taş sektirmeyi. Katip Bartleby gibi şahsına münhasır bir karakter olan Taş Sektirme Ustası, taşları bir bir denize fırlatırken, her fırlattığı taşla, geçirmekte zorlandığı bir saniyeyi daha ömründen azat ediyordu. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovaladıkça akıp giden bir ömürdü, biliyordu. Peki bir insan, neden ömrünü su gibi akıtma ihtiyacı hisseder?
Bazı zamanlar duyarız ‘’vakit öldürmek’’ diye bir tabir vardır. Bu kadar kıymetli olan ömür sermayemiz, ellerimizden bir kumun dökülüşü gibi akıp giderken, neden insanlar vakitlerini öldürme ihtiyacı hisseder? İnsan kimi zaman zamanıyla ne yapacağını bilemeyecek kadar budaladır. Her şeyin bereketini yitirdiği bir çağda, her şeye yetişme telaşı insanları öyle bir noktaya getirir ki, vakti olduğunda o bölünmüş zihnin parçalarını toparlayamaz ve eldekini de yitirir. İnsan, kendi kendiyle baş başa kalmaya korkandır, diyebilir miyiz? Bu çağ için, evet, diyebiliriz. Taş Sektirme Ustası’nın kafa tuttuğu tam da buydu: Kendisiyle baş başa kalmamayı reddeden, ömrüyle ne yapacağını da bilemeyen, içine hapsolmuş gibi hissettiği bu hayatın saniyelerini taş gibi sektirerek ''bir yaşamak çizen'' bir insandı, bir insandı gözlerini ufka diken.
Herkesin hayatında kendisine iyi gelen eylemler, durumlar vardır. Kimi yemek yapmayı sever, kimi her gün koşmayı. Kimi fotoğraf çeker, kimi fotoğraf paylaşmayı. Kimi konuşmayı sever, kimi dinlemeyi. O yalnız insan, bir modern zaman filozofu değildi, kendine iyi gelecek meşgaleyi bulmuş ve insanların katı kalplerine dokunmaktansa taşlara dokunmayı tercih etmişti, içi dışı bir taşlara. Gözleri gülerken, içinden geçenlerden tereddüt edeceği, bir tebessümü için gözünün içine baktığı fakat kirpiklerinin gölgesini yüzünden