Her nesnenin özünde insan var. Taştan, üzümden, denizden aldığım titreşimlerle kitaplardan aldıklarım arasında ne gibi bir benzerlik var diye sorulsaydı, hangi birine baksam sonunda hep kendimi, kendi huzursuzluğumu görüyorum, diye yanıtlardım sanırım. Öte yandan kitap ile doğa arasında aşılmaz bir uzaklık vardır. Doğa, insanın doğusunda kalan, zamandan arındığımız zamansız bir kıtadır. Itırlı bir bahar günü açan asma çiçeği, kadranlardan bağışık kendi iç zamanını yaratmakla kalmayıp evrenin biteviyeliği içinde zamanı yutmuştur. Kumsaldaki ak taşları seyrederken ben de yutulurdum böyle. Saatler başka bir yerde işlemeyi sürdürürdü. Doğadaki her türlü belirginlik, serpintili dalgalar ve salkımlar ve taneler evreni tamamlar, derin, göz kamaştırıcı bir aydınlığa akardı. Doğaya çıkınca bilerek unutur, kendi hâline bırakırdım dakikayı. Kurtulurdum.
İnsan çürüğe çıkmış iskemlenin yanına kadar giderse, sarkmış örgünün tek tek saplarını da görebilirdi. Bir zamanlar yeşil olduklarını da.
Dut ağaçlı avlularda gölge, iskemlede oturan yaşlı bir yüzün üstüne düşerdi, huzur misali. Huzur misali, çünkü ben de, kendim için bile beklenmedik zamanlarda bu avlulara gider, sonra uzun zaman bir daha uğramazdım.
Arkadaşlıkta, görüşülmediği, karşılaşılmadığı ve konuşulmadığı zaman bile devam eden sonsuz bir diyalog yatar. Dost bir kişiyle karşılaşıldığında, sessizlik silinir ve yokluk ortadan kaybolur: Sadece görünürde kaybolmuş ama aslen hiç kesintiye.. uğramamış olan diyalog yeniden kurulur
İnsan olmanın en güç olduğu zamanlardayız. Tuhaf kere tuhaf! Basit, sade, yaralanmadan bir hayat yaşamak istiyoruz artık. Paley aynı eserinde, "Savaşlar, aldatmacalar, yıkılmış yuvalar, modern hayatın bütün onulmaz yaraları. Bunların hepsi ortamdaki şiddetin bir parçası." der. Bu şiddete bir son vermeli insanlık