Örnekleri çoğaltabiliriz: Sokaktaki bakkala giderken bile şık olmak zorunda hissetmek, önemli olmayan birinin yaptığı minik bir saygısızlığa hemen tepki vermek, yalnız başına bir yere gitmemek, hep kalabalıklarla beraber olmak istemek, markette sıranın önüne geçen birisine, yemeği geç getiren garsona, internetten yaptığın alışverişte ürünü geç kargoya veren firmaya karşı her zaman tepki göstermek zorunda hissetmek.
Ben bunları anlatırken senin aklından muhtemelen şöyle bir cümle geçiyor: "Ne yani hakkımızı da aramayalım?" Elbette ki hakkımızı arayacağız, ama her daim bir hak savaşçısı halinde yaşadığın zaman, kazananı olmayan bu savaşların seni çok yorduğunu, her daim tetikte olmak zorunda olduğunu hissedeceksin. Savaşların mücadeleden en önemli farkı, savaşların genelde kazananı olmamasıdır. Verdiğin emek, sana her zaman pahalıya patlar. Sen devamlı uğraşırsın, ama insanlar yine yapacağını yapar. Hakkımızı ararken her şeyin en adil haline ulaşma çabası hem çok yorucudur, hem de maalesef gerçekçi değildir. Adını hatırlamadığım bir romanda, kahramanlardan birisi bir çiftliğin kahyası için söyle diyordu: "Kahyaların hepsi çiftlikten çalar, bunu da masraflara yazmalısın." Evet, tam olarak böyle, kahyalar hep çalar ama önemli olan ne kadar çaldığıdır. Hiç çalınmasın dersen, her zaman kontrol etmen, geceleri uyumaman, her zaman tetikte olman gerekir. işte o azıcık çalma payı, senin rahat olmanı sağlayan kısım. Zaten çok çalınırsa fark edersin. Birileri de bizim hakkımızı biz ne yaparsak yiyecek; trafikte, sırada önümüze geçecek, saygısızlık yapacak, yemeklerimiz ya da kargolarımız geç gelecek. Bunların hepsi bu dünyada başına gelecek. Önemli olan kısım şu, bu yaşadıkların gerçekten tetikte olmanı, her zaman savaşmanı gerektiren şeyler mi? Yoksa savaştığın zaman