Geleneksel kültür içinde, "selam vermek" ve "selam almak", toplumsal yaşamın önemli bir parçasıydı. Kahveye giren biri, "Selamünaleyküm," dediği zaman kahvedeki herkes ona, "Aleykümselam!" diye karşılık verirdi. Selam vermek sünnet, verilen selamı almak farz olarak düşünülürdü. Selamlaşmak, cemaat yaşamının önemli bir parçasıydı.
Ben bu tür selamlaşmanın yaygın olduğu bir kasaba ortamında büyüdüm. Hayalimde canlandırdığım ve üzerinde düşündüğüm zaman, büyüdüğüm ortamda selam verip almak için gerek¬li koşulların şunlar olduğunu görüyorum:
1- Yetişkin olmak: Birbirine selam verenler, yetişkin insanlardı.
2- Aynı cinsiyetten olmak: Birbirine selam verenler, aynı cinsiyettendi. Hatırladığım kadarıyla genellikle erkekler birbirleriyle, "Selamünaleyküm," diye selamlaşırlardı. Çok ender olarak kadınların bu tarz selamlaştıklarını hatırlıyorum.
3- Aynı dinsel inancı paylaştığını varsaymak: "Selamün aleyküm," diyerek birbirleriyle selamlaşanların, örtük olarak if’s de edilmiş dinsel bir varsayımları bulunmaktaydı. Bu örtük varsayım, "Sen de benim gibi müslüman'sın; aynı dinsel inancı paylaşıyoruz," şeklinde ifade edilebilir. Bu tür selamlaşmanın özünde Müslüman olmak yattığı için, selamı veren de, alan da birbirlerinin aynı dinsel inancı paylaşan kişiler olduklarını bilirdi.
Çocukken kendi kasabamda yaphğım bu gözlemler Türkiye'nin tümüne ne kadar yaygınlaşhnlabilir, emin değilim, ama özellikle kasabalarda durumun böyle olduğu kanısındayım.
Selamlaşma kültürünü bu üç koşul içinde tuttuğunuz zaman, çağdaş bir toplum oluşturmanın önüne büyük engeller dikmiş olursunuz.
İlk engel yaşla ilgilidir. Ancak yetişkinler tanınmaya, görülmeye, adam yerine konmaya layık