Faruk ÜNAL

Faruk ÜNAL
Mühendis
Yüksek Lisans
Eindhoven
60 okur puanı
Eylül 2020 tarihinde katıldı
Akdeniz'e gelen ziyaretçiler, sıcak kumsalların, üzüm bağlarının, zeytinliklerin, yerel yiyeceklerin, "antika" köylerin ve huzurlu atmosferin tadını çıkarmaya gelir. Akdeniz'in mavisi denizi hissetmek, ince kumlu veya çakıllı plajlara uzanmak için gelirler. Akşamları, yerel şarapları denemek, taze balık veya yeni hasat edilmiş meyve ve sebzeleri yemek için beklerler.
Sayfa 307·Kitabı okudu
Tarih-Coğrafya
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Osmanlı-İran ilişkileri, Türklerin Araplaşması
Orta Asya'nın doğusundan gelen Türk kavimlerinin birçoğu Moğol ordularının ilerleyişi sonucu batıya sürülen iller arasında yer aldı. Bu kabileler, doğudan gelen baskıyla birlikte Kuzey Irak'a kaydı. Moğol asiretleri ile Bizans İmparatorluğu'nun askerleri arasında kalan ve ileride İslami gücün merkezi haline gelecek olan bu kabileler birkaç yüzyıl boyunca kültürel olarak iki ateş arasında kaldılar. Büyük Cengiz Han'ın ölümüyle oğlu İlhan, doğuda Basra Körfezi'ne, batıda Anadolu içlerine doğru uzanarak krallığının bütün Mezopotamya'yı kapsayan bölümünü aldı. İran bölgesi ona miras kalmamıştı. Sonunda Osmanlı Türkleri İlhan'ın krallığına el geçirdiğinde de İran Osmanlı İmparatorluğu'nun dışında kaldı. İran'ın Osmanlı İmparatorluğu'nun dışında kalması, bugün bile etkisi hissedilen sonuçlar doğurdu. İran sürekli olarak komşularıyla sınır savasları yaşadı. Doğu cephesinde hep tehdit altında olan Osmanlı Türkleri hiçbir zaman ordularını rahatça Batı'ya karşı topluca bir saldırıya katamadı. Osmanlılar İslamiyet'in iki ana mezhebinden biri olan Sünni İslam'ı benimsedi. İran'ın imparatorluğun parçası olmasını engelleyen tarihin cilvesi, Osmanlı hâkimiyetindeki Sünni İslam dünyasının bir parçası olmasını da engelledi. İran, bu tecrit haliyle zamanla Şii İslam'a kaydı ve bugün de çoğunluğu Şii olan bir ülke durumundadır. Osmanlılar ile İran arasındaki düşmanlık, Sünni İslam ile Fars dili ve edebiyatı arasında Bağdat halifeliği zamanında çok güçlü olan kültürel bağları da kopardı. Osmanlı hanedanındaki etnik Türklerde egemen kültür Türk veya Fars gelenekleri ya da Bizans ritüelleri değil, Arap düşüncesi ve Arap geleneği oldu.
Sayfa 223·Kitabı okudu
Bir zamanlar Şam...
Dördüncü halife Ali'nin ölümünden sonra yerine geçen Muaviye, sarayını Şam'a taşıdı. Büyük bir Hristiyan ve Yahudi nüfusuna sahip, Bizans imparatorluk kültürünün tüm etkilerini barındıran, Yunanca konuşulan bir şehir olan Şam'da, İslam bölgelerinin yönetimi dönüşüm yaşadı. Halifeler imparator haline geldi. Saray kültürleri, Yunan protokolü ile Roma sanatı ve mimarisinin etkisi altına girdi. Halifeler, kendilerini karmaşık ve oldukça ritüelleşmiş bir imparatorluk yönetiminin zirvesine yerleştirdi ve giderek bu yönetimin usul ve rutinleriyle şekillenir hale geldi. Arapça, yönetimin resmi dili olmaya devam etse de Arap töreleri azaldı ve yönetici elit kozmopolitleşti. Halifenin sarayında görev yapan bazı üst düzey memurlar artık Arap veya Müslüman değil, yerel toplulukların önde gelen kişileri arasından seçilen kişilerdi.
Sayfa 214·Kitabı okudu
Kırsaldan kente...
Romalılar sık sık kırsala giderdi, ancak onlar için bu, kelimenin tam anlamıyla yokluk olarak tanımlanan bir yere girmek demekti. Kırsal bölgeler, insanları şehrin baskısından, sıkıntılarından ve risklerinden kurtaran bir rahatlama sağlıyordu. Önde gelen Romalıların her birinin en büyük korkusu köylüleşmek, kent ortamından kopmak ve geri kalmış bölgelerde yaşamak zorunda kalmaktı.
Sayfa 169·Kitabı okudu
Epikurosçuluk
Hiçten, hiçbir şey yaratılamaz tanrısal güçle. Ölümlülerin bunca korkuya kapılmaları, Yerde ve gökte tanıklık ettikleri olaylara Gözle görülür bir neden bulamamalarındandır. Kolaydır tanrının istemiyle açıklamak bunları. Hiçten, bir şey yaratılamayacağını kavrayınca Daha açık seçik göreceğiz önümüzdeki yolu; Tanrıların el olmadan varlıkların Nasıl oluştuğunu ve varolduğunu.
Sayfa 162·Kitabı okudu
Bilim/Felsefe