Yeryüzü Ayetleri bana göre yalnızca bir şiir kitabı değil; insanın kendi varoluşuyla giriştiği en çıplak hesaplaşmalardan biri. Furuğ’u okurken bir şairin dizelerine değil de, modern insanın ruhunda açılmış derin bir yarığa bakıyormuş gibi hissediyorum. Onun şiirlerinde beni en çok etkileyen şey, acının estetik bir nesneye dönüştürülmemesi. Çünkü Furuğ acıyı anlatmıyor; doğrudan yaşatıyor. Ve bunu yaparken insanı büyük cümlelerle etkilemeye çalışmıyor. Tam tersine, son derece sade ama yıkıcı bir dürüstlükle konuşuyor.
Furuğ şiirlerinde sürekli hissedilen bir “ait olamama” hali var. Ne aşka tam olarak sığınabiliyor, ne topluma, ne de kendi bedenine. Bu yüzden onun şiiri bana biraz sürgünü hatırlatıyor; insanın kendi hayatına bile yabancı kalabildiği o içsel sürgünü. Özellikle kadınlık üzerine kurduğu dil çok çarpıcı. Çünkü burada kadın yalnızca sevilen ya da terk edilen biri değil; düşünen, arzulayan, sıkılan, bunalan ve kendi varlığını anlamlandırmaya çalışan bir bilinç olarak karşımıza çıkıyor. Belki de bu yüzden şiirleri hâlâ bu kadar canlı; çünkü yalnızca bir dönemi değil, insan ruhunun değişmeyen yalnızlığını anlatıyor.
Kitap boyunca beni en çok etkileyen şeylerden biri de Furuğ’un “sessizlik” duygusunu yazıya dönüştürebilmesi oldu. Bazı dizelerinde öyle bir boşluk hissi var ki, insan o satırları okumuyor da içinde yankılanıyormuş gibi hissediyor. Doğa imgelerini kullanış biçimi de çok etkileyici; kuşlar, gece, pencere, rüzgar… Bunlar yalnızca şiirsel süsler değil. Hepsi insanın iç dünyasının metafizik bir uzantısı gibi duruyor. Özellikle pencere imgesi bana hep çok dokundu; sanki hem dünyaya açılan bir eşik hem de insanın hiçbir yere gerçekten ait olamayışının sembolü gibi.
Bu kitabı okurken sık sık şunu düşündüm: Bazı insanlar yaşamaz, yanar. Furuğ da öyle
Sıkıntılarını kimseyle paylaşmasını bilmedikleri için, yalnız başlarına ıstırap çekeceklerdir. Duygu alışverişinden nasipleri olmayacaktır.
Duygusuz, hareketsiz, tatsız bir hayat yaşadıkları sanılacaktır. Istırapları, ne yüzlerindeki çizgilerden, ne de saçlarının beyazlaşmasından anlaşılacaktır.
Güldükleri zaman sevinçli, ağladıkları zaman kederli oldukları sanılacaktır. Hayattan çıkarları olmadığı da asla kabul edilmeyecektir
Hayattan çıkarı olmamak, hem Tanrının hem de insanların gözünde affedilmez bir suçtur.
Bazen kocaman bir şehir kurulur içimde;
Her neşeli, cıvıltılı sokağında,
Ağlayan bir çocuk saklanır...
Üzerime var gücüyle yıkılır yalnızlık,
Kasvetiyle bir bakarım, her yer darmadağınık...
Hayata meydan okumak gibi,
İmkânsızlıkları yıkmak gibi,
Yeniden doğmak,
İlk adımı atmak gibi;
Sevmek seni,
Seni sevmek...
Kefil oluyorum kalbime;
Gökyüzüm olursan,
En karanlık gecelerini de seveceğim...
Denizim olursan,
En hırçın dalgalarını...
Karşısında duracağım rüzgârlarının,
Bırak dilediği gibi savursun saçlarımı...
Diyemem, söyleyemem...
Talan olmuş bahçelerde kayboldum;
Usta ellerinle işle camdan kalbimi...
Kırıklarından kuşlar yap,
Uçur gökyüzüne,
Kanat çırpalım birlikte...
Sisli olsun,
Ama sadece ikimizin gökyüzü olsun;
Ben gerçekten ben miyim, yoksa bana öğretilmiş bir hayatı mı yaşıyorum?
Ortega kitabında tam da bu sorunun peşine düşüyor. Ama bunu öyle akademik yukarıdan bir dille yapmıyor; daha çok günlük hayatta fark etmeden yaşadığımız şeyleri bir bir gösteriyor. Çünkü bir yanda “ben” var, bir yanda da sürekli içine karıştığımız “herkes” .
Ve çoğu zaman bu ikisinin farkına bile varmıyoruz.
Düşünsene: Biz doğduğumuz andan itibaren bir dünyanın içine düşüyoruz ve o dünya bize nasıl düşünmemiz gerektiğini; dilimizi, gelenek ve göreneklerimizi, neye doğru dediğimizi usul usul öğretiyor.
Ortega bunu şöyle özetliyor.
"Toplum bir düzenek niteliğiyle ele alındığında, dört dörtlük bir insan üretme makinasıdır."
Yani hayatımız, seçimler ve risklerle dolu ama toplumun gölgesinde şekilleniyor. Özgürlüğümüz sınırlı ve bu hayat ancak ölümle tamamlanıyor. Ortega’ya göre insan “tamamlanmış” bir varlık değil. Sürekli değişiyoruz ve kim olacağımızı her an yeniden belirliyoruz. Ama hiçbir zaman tam anlamıyla “olmuş” sayılmıyoruz; ta ki ölene kadar.
Bu bana biraz Yabancı’yı hatırlattı. Orada da insanın hayatla olan mesafesi, yabancılaşması ve yalnızlığı çok güçlü bir şekilde hissediliyor. Ortega ise buna biraz daha felsefi bakıyor; İnsan aslında yalnız, çünkü kendi hayatını kimse onun yerine yaşayamaz. Ama bunu fark edip sorguladığında bu yalnızlığı aşmanında bir yolu olduğunu söylüyor.
Ortega’nın asıl uyardığı nokta şu: En büyük tehlike sadece toplumun bizi etkilemesi değil, bizim fark etmeden “herkes”e dönüşmemiz. Düşünmeden, sorgulamadan yaşadığımızda, başkalarının hazır fikirleriyle hareket ettiğimizde kendi olmaktan uzaklaşıyoruz. Bu yüzden düşünmek, kendimizi kaybetmemek için neredeyse tek dayanağımız hâline geliyor.
Kısacası, Ortega diyor ki ; insan olmak biraz risk almak, biraz yalnız