" Burası sessiz , ne ses var ne de gürültü patırtı , etrafımız dilsiz ve suskun . Zamansa ... Zaman burada akmıyor zaten ve insanın aklına zamanı getirecek şeyler kaybolmuş . Ölü zamanlar içinde yaşıyoruz . Yani zaman ölmüş burada . Biz de ... ölü zamanın kahramanları , savaşçılarıyız ... "
Evet , gereklidir bu . Hasret başkaldırmadığı sürece , hasret dermansız bir ağrı olmadığı sürece , insan mutluluğun pınarlarının neler olduğunu nasıl anlayabilir ? Evet , yabancı dillerin zorluğu , karmaşıklığı , hali lazım . İnsan onları yaşamalı . Yabancı dillerin karmaşıklığı içinde sancılı uykular lazım . Aynı şekilde yürek yakıcı geceler kendini boyuna diriltmeli . Sayılar farkında olmadan anadille söylenmeli . Anadilin unutulmuş sözcükleri , sözleri yeniden canlandırılmalı . Gözler mektup yolu , posta yolu gözlemeli . Postayla gelen sözcükler , cümleler koklanmalı , okunmalı . Önce koklama , sonra okuma . Bu sözcük ve cümleler uykusuz gecelerde yeniden , yeniden lambanın ışığına tutulmalı , yeniden , yeniden dile getirilip okunmalı . Acı ve sızılar fazla olmalı , yalnızlık yaşanmalı ...
Yüzyıllardır bölünmüş bir biçimde yaşıyoruz, değil mi? Başka bir düşünce ve davranış biçimi olduğunu anlamak, kişisel sistemimizde farklı bir yere erişmemizi sağlar. İçimizde ama unutmuş olduğumuz bir yere... Oraya ulaşmak için anlayışımızı ve lisanımızı kökünden değiştirmemiz gerekir.