Tuncer TAMTÜRK

Tuncer TAMTÜRK
Yunus'un eğri odunu.
- Kitap okur musunuz Bay Anderson? - Okumuyorum, eksikliğine de hissetmiyorum. - Ama biz hissediyoruz. Ölü Ozanlar Derneği (1989)
Kültür-Sanat
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Eşkıya Sendromu
"Çakırcalıyı biliyor musun?" "Biraz duydum." "On dört yıl dağlarda koca Osmanlı ordusuna karşı dövüştü. Ordular yendi. Padişah onu dört kez bağışladı, düze indirdi. Çakırcalı Efe düzde, her inişinde iki yıl kalamadı, dağa çıktı. Millet onu rahat bırakmadı. Çakırcalı eşkıyalık yapmak istemiyor, eşkıyanın bir gün, önünde sonunda bir kurşundan gideceğini biliyordu. Onun için de en küçük bir fırsatta düze iniyor, ardından da gene dağa çıkmak zorunda kalıyordu. Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz, onun sözüdür derler. Ya da kadim sözdür. Doğrudur. Dağda her an bir çalının dibinden, bir candarma kuşatmasından, ya da bir arkadaşından kurşun beklersin. İnsan dağdayken her an kelle koltuğundadır. Eğer ben silahı elimden bıraktığımda Çukurovaya inseydim, bir çiftlik, mal mülk sahibi olsaydım, millete karışsaydım, birkaç yıl içinde dağa çıkmak zorunda, erinde geçinde kalırdım. Düzde kalıp da doğru dürüst yatağında ölmüş eşkıya da yoktur. Ben düze inseydim, insanlara karışsaydım, bir kişi bir kişiye haksızlık etmez miydi, ederdi. İşte o zaman milletin gözü de benim üstüme dikilirdi. Bir candarma bir köylüyü dövmez miydi, milletin gözü senin üstünde olurdu, al başına belayı. Bu dünya zulüm dünyası oldukça, böylece de kaldıkça milletin gözü eşkıyalığa bulaşmış, haksızlıklara, zulme dayanamadıklarına inandıkları kişilerin üstünde olur her zaman. Şu beş evlik köyde bile kocasından dayak yiyen kadın, anasından gözü korkmuş çocuk, candarmadan korkan delikanlı hep gelirler, hiç konuşmadan benim gözümün içine bakarlar. Bu köyde bile dayanamadım, belki on kere tüfeği alıp dağa çıkmaya davrandım, günlerce kendi kendimle cebelleştikten sonra şeytana lanet edip oturdum yerime. Şimdi artık rahatım. Şimdi yaşlandım. Şimdi artık kimse gelip de melul mahzun gözlerimin içine bakmıyor. Benden
Edebiyat
Madalyalı Korkaklar, Sahipsiz Kahramanlar
Kürt Rüstem bütün gün, kış ortalarına kadar sırtında pırıl pırıl yanan güğümüyle çarşıda zillerini çalarak meyankökü şerbetini satardı. Kurtuluş Savaşında Bayramoğlu çetesinde dövüştüğü söyleniyordu. Kürt Rüstem her Cumhuriyet Bayramında haki, buruş buruş çete giyitlerini giyer, bacağına örümcek ağı gibi yarılmış, tabanı paramparça çizmelerini çeker, başına büyük, görkemli kuzu derisinden kara kalpağını geçirir, kayış yerine bir yün ip takılmış eski, kundağı çentik çentik tüfeğini omuzuna asar, göğsünde koskocaman madalyaya benzer kırmızı kordonlu eski zaman parasıyla komşusu sucunun karnı karnına geçmiş, kemikleri fırlamış yağır beygirine biner, çok süslü kırbacını eline alır, törenlere katılırdı. Her katıldığı törende de, halkın onunla alay etmesine katlanamaz, bir olay çıkarır, bağırarak, söverek evine döner, ondan sonra da bir hafta evinden dışarıya adım atmaz, kendi kendisiyle konuşur, savaşta aldığı yaralan bir el aynasında, "Bak, bak Kürt Rüstem, iyi bak, bunlar hiçbir işe yaramadı, halbuy-samki kurşun sesini duyunca kaçacak delik arayanlar kahraman, zengin olup, çiftliklere kondular, bak bak, iyi bak Rüstem, sen bir bok olamadın," diye kendi kendine gösterirdi. "Oooo, merhaba Kürt Rüstem Ağa." Rüstem şehrin dışında, mezarlığın bitişiğinde kendi eliyle tenekelerden, atılmış tahtalardan, çalılardan yaptığı evinde altı küçük çocuğu, genç karısıyla oturuyordu. "Buyur Bey, buyur Ağa," diye onu dışarıya koşarak avluda karşıladı. "Buyur Ağa, buyur! Kürt Rüstemin evine de böyle büyük Ağalar gelirler miymiş? Vay babo vay!" Murtaza içeriye girmedi. Yandaki bir mezar taşının üstüne oturdular. Rüstem onu ele geçirdiğinden dolayı mutluydu. "Bana bak Ağa..." dedi. Murtaza Ağa başına gelecekleri biliyordu. Çaresiz katlanacaktı. "Buyur Rüstem..." "Allahını seversen, sen ne
Tarih
"Allah ta biliyor ya..." İşte böyle dersin ya bazen. Gerçekten gerisinin önemi yoktur. O razı olsun da olduktan gayri, ne Nemrud'un yüzü, ne Süleyman'ın tahtı. Yaşasın eski hırka, helal lokma. - ketum.
Felsefe
Pir, Padişah ve Genç Osman
Sultan Murad da yiğit, gözünü daldan budaktan esirgemez bir padişah imiş. Bağdat üstüne sefer eylemeye karar vermiş. O kavli kararında olsun, Muradın anası bir gün Padişah oğlunu huzuruna çağırmış, "Oğlum Murad," demiş, "sefere gidiyorsun Bağdat üstüne, hayırlı uğurlu, kademli olsun. Osmanlı büyük bir devlet, senin de yer götürmez askerlerin var, var ama Bağdat da yenir yutulur lokma değil, karşındakiler de epeyce güçlüler. Onun için sen sefere giderken, yolunun üstündeki Kırkgöz Ocağına uğramadan, onların desturunu almadan gitme. Kırkgöz Ocağından kime destur çıkmışsa onun kılıcı keskin, bahtı ak olmuş. Unutma bu öğütümü. Şunu da unutma, sen bir büyük padişahsın, gurura kapılırsın, Kırkgöz Ocağının eşiğine giderken, Allah huzurunda nasıl olursan, orada da öyle dur. Ocağa girerken yedi kez toprağı öp. Üç eşik vardır ocakta, üçünde de niyaza dur..." Sultan Muraddır, anasının hayır duasını aldıktan sonra elini öpmüş, askerini hazırlamış, birkaç ay sonra da sefere çıkmış. Sefere çıkmış ya, o telaşe içinde her şeyi unutmuş, orduyu çekmiş taa Diyarbakıra kadar gelmiş. Diyarbakırda uzun bir süre kalmış. Oradan da bir türlü ayrılamıyormuş. Orduda dedikodu başlamış, amanın ha, biz Bağdada sefere mi, yoksa Diyarbakıra oturmaya mı geldik? Padişahın bütün bunlar kulağına gidiyormuş. Gidiyormuş da bir türlü de yola çıkamıyormuş. Unuttuğu bir şey varmış gibi boyuna düşünüyor, kimseyle konuşmuyor, araştırıyormuş. Bir gün birden, hak demiş, çok şükür Allahıma buldum. Hemen seraskerini, vezir vüzerasını çağırmış, amanın Kırkgözün Ocağını pirini bana bulup getirin, demiş. Seraskeri, vezirleri, olamaz Padişahım, Kırkgöz Ocağının piri ocağından çıkıp da hiçbir yere, çıkıp da kimsenin huzuruna varamaz, demişler. Senin padişah baban, dedelerin hep onun huzuruna gidip kılıç kuşanırlardı.
Edebiyat