Değerli üyelerimizden Ahmet Akçakoyun'un inceleme yazısı için kendisine teşekkür ediyoruz :)
Aramızda Sait Faik okuyan, hatta belki külliyatını tamamlayan arkadaşlar vardır. Bu arkadaşların da iyi bildiği gibi Abasıyanık’ın, bırakın kitaptan kitaba, öyküden öyküye dahi değişen bir üslubu vardır. Kelime oyunları onun öykülerinde pek bulunmaz ama mesela bu öyküde de geçen bir kelimenin üstünden bir örnek vereyim “hain” demez de mesela “hayın” der. Bu bir kelime oyunu mudur sanmam ama bu türden değiştirmeleri yapar. Bu konuda açıkçası çok bilgim yok, belki de kelime zaman içinde değişime de uğramış olabilir. Her neyse konumuzdan uzaklaşmayalım. Ama bildiğim bir husus var ki, o da Sait Faik’in ziyadesiyle sevdiği, anlatımındaki bu değişikliktir ama bu değişiklik onun duru anlatımına asla zarar vermez, hikayenin akıcılığını bozmaz çünkü bu öyle kökten bir değişim değildir. Edebiyat derslerinden de hatırlayacağınız üzere, Sait Faik’in hikayelerinin genel konularını doğa, insan ve bunlara duyulan sevgi alır. Aslında hikayelerin hemen hepsinin temelinde sevgi yatmaktadır. Şimdi hikayemizi incelemeye başlayalım.
İsmi Su Basması olan bu öykünün konusunu, bilmeyenler için, Sakarya Nehri oluşturuyor. Bence nehrin betimlemesi çok iyi. Usta klasik betimlemelerden uzak durmuş. Öyle sıradışı ki, okuyucunun nehri gözünde canlandırmasına gerek kalmıyor. Buna ihtiyacı yok çünkü. Ayrıca Sakarya Nehri’nin mevsimlere göre nasıl değiştiğini de, Sait Faik; belki isteyerek, belki zorunlu kalarak, belki de farkında bile olmadan bize öğretmiş bulunuyor. Zaten Sait Faik’i çok okuyan ve seven biri olarak, şunu canı gönülden söyleyebilirim: genel kültür bakımından, okuyucu çok kazançlı çıkıyor onun öykülerinde. Örneğin, konudan alakasız, Burgazadayı ondan dinleyen biri, gidip görmüş