Petrikorun ne anlama geldiğini biliyor muydunuz? Anlamını eminim herkes biliyordur ama adını çoğumuz bilmiyoruz. Ben de açıkçası bu kitapla öğrendim. Yağmurdan sonra toprağa yayılan o kendine has kokunun adıymış.
Gelelim Petrikor kitabımızın konusuna, insanın içinde taşıdığı boşluklara odaklanıyor. Hikâyenin merkezindeki “Yokluk Ülkesi”, özlemlerin, yarım kalmış hikâyelerin ve insanın zaman zaman içinde hissettiği eksikliğin kendine has anlatımı var.
Kitapta iki ana karakterimiz var ama isimleri yok. Sadece kadın ve adam olarak anlatılıyor. Bu yüzden okurken onları dışarıdan izlemek yerine zaman zaman onların yerine düşünmeye başlıyorsunuz.
Roman boyunca geçmişe takılı kalan duygular, söylenemeyen cümleler, kaçırılmış fırsatlar ve insanın kendi zihninde kurduğu ihtimallerle karşılaşıyoruz. Gerçekle hayalin birbirine karıştığı bölümler ise hikâyeye farklı bir hava katıyor.
Gerçekle hayalin zaman zaman birbirine karıştığı bölümler, hikâyeye farklı bir derinlik katıyor. Roman boyunca cevabı net olmayan bazı duyguların ve soruların peşinden gidiliyor.
Psikolojik çözümlemeleri ve karakterlerin iç dünyasına yapılan yolculukları seviyorsanız Petrikor size hitap edebilir. Sessiz ilerleyen ama düşündürdüğü şeyler son sayfadan sonra da zihinde kalmaya devam eden kitaplardan biri.
PetrikorJonah Axon
İlber Ortaylı’nın da önerdiği kitaplardan biri olan Timurlenk: Bozkırların Son Göçebe Fatihi, Orta Asya tarihinin en etkili hükümdarlarından biri olan Timur’un hayatını, yükselişini ve kurduğu
Yıllarca aynı bayrak altında yaşadığın insanların, devlet zayıfladığı anda İngilizlerle masaya oturup seni arkandan vurduğunu düşün…
Zeytindağı tam olarak böyle bir kırılmayı anlatıyor. Falih Rıfkı Atay’ın Cemal Paşa’nın yanında bulunduğu yıllarda yaşadıkları üzerinden Osmanlı’nın son dönemine içeriden bakıyoruz. Bir kez daha savaşın yalnızca cephede kaybedilmediğini anlıyorsunuz. Asıl kayıp; yanlış yönetimlerde, hayaller uğruna alınan kararlarda ve elde tutulduğu sanılan toprakların aslında çoktan kopmuş olmasında.
En çarpıcı taraflardan biri Arap coğrafyasıyla ilgili anlatılanlar oldu benim için. Osmanlı yıllarca Hicaz’da, Şam’da, Kudüs’te düzen sağlamış, yollar yapmış, güvenliği korumuş ama savaş zamanı geldiğinde birçok Arap aşireti İngilizlerle birlik olmuş. Kitap bunu çok sert ve acı bir şekilde anlatıyor. Osmanlı’nın ümmet anlayışıyla bağlı olduğunu düşündüğü topraklarda aslında gerçek bir aidiyet kuramadığını görüyorsunuz.
Falih Rıfkı’nın Enver Paşa’ya yönelik eleştirileri de oldukça ağır. Ona göre koskoca bir millet, gerçeklerden kopmuş insanların hayallerinin peşinden sürüklendi. Savaşa giriş sebeplerinden biri olarak “maaş ödeyebilmek” denmesi bile dönemin çaresizliğini göstermeye yetiyor.
Kitap boyunca Şam’ın, Kudüs’ün, Filistin’in yavaş yavaş elden çıkışını okuyorsunuz. Her sayfada bir imparatorluğun dağılışını hissediyorsunuz. Ama tüm o karmaşanın içinde Mustafa Kemal’in adı geçtiğinde başka bir duruş ortaya çıkıyor. Gerçekçi düşünen, Anadolu’ya odaklanan ve elde kalanı kurtarmaya çalışan bir isim.
Falih Rıfkı AtayZeytindağı
Suyu Arayan Adam, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecine kadar uzanan sancılı dönemi bir insanın hayatı üzerinden anlatıyor. Dağılan bir imparatorluğu, yönünü bulmaya çalışan bir toplumu ve yeni kurulan bir devleti de görüyorsunuz.
Benim için kitap iki ayrı dönemi anlatıyor gibiydi. İlk bölümde Balkan Savaşları sonrası Osmanlı toplumunun yaşadığı büyük kırılma var. Kaybedilen şehirler, çöken düzen ve insanların yaşadığı aidiyet karmaşası çok net hissediliyor. İmparatorluk artık eski gücünde değil ve insanlar tutunacak yeni bir fikir arıyor. Bu yüzden Türkçülük ve Turancılık gibi düşünceler dönemin gençleri arasında hızla yayılıyor. Aydemir de o gençlerden biri olarak önce bu fikirlerin peşinden gidiyor.
İkinci bölümde ise Ekim Devrimi sonrası Rusya yılları başlıyor. Burada sosyalizmle tanışıyor, farklı ideolojilerin içine giriyor ve dönemin aydınlarının neden bu kadar etkilenmiş olduğunu daha iyi anlıyoruz. Özellikle devrim sonrası oluşan atmosfer, insanların yeni bir dünya kurabileceklerine inanması çok güzel anlatılmıştı. Ama zamanla idealler ile gerçeklerin aynı olmadığını görmeye başlıyor.
Türkiye’ye döndüğünde ise artık bambaşka bir dönem başlamış oluyor. Cumhuriyet kuruluyor, eski düzen kapanıyor ve yeni bir ülke ortaya çıkıyor. Aydemir’in gözünden hem dönemin siyasi havasını hem de insanların yaşadığı fikir karmaşasını görüyoruz.
Bu değerli eseri okuduğum için çok mutluyum, iyi ki okumuşum
Şevket Süreyya AydemirSuyu Arayan Adam
Türkçülüğün Esasları, Ziya Gökalp’in 1923’te ortaya koyduğu, Türkçülüğü dağınık fikirler olmaktan çıkarıp sistemli bir düşünce haline getirdiği temel bir eserdir. Bu kitapta Gökalp, “Türkçülük nedir?” sorusunu cevaplarken; tarihinden kültürüne, dilden ahlaka, ekonomiden siyasete kadar bir milletin nasıl ayakta kalacağını adım adım anlatıyor. Ona göre mesele sadece bir kimlik olasından ziyade; bir kültür, bir vicdan ve bir gelecek inşasıdır.
Eserde özellikle “milli kültür” (hars) ile “medeniyet” ayrımı dikkat çeker. Gökalp, Batı’yı tamamen reddetmeden ama körü körüne de taklit etmeden, özünü koruyarak gelişen bir toplum modeli çizer. “Halka doğru” diyerek aydının halktan kopmaması gerektiğini, “Batıya doğru” diyerek de çağın gerisinde kalınmaması gerektiğini vurgular. Bu denge, kitabın en güçlü omurgasını oluşturuyor.
İkinci bölümde ise iş teoriden pratiğe dökülür. Dilin sadeleşmesinden hukukun millileşmesine, ekonomiden eğitime kadar geniş bir program sunuluyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün de fikir dünyasında iz bıraktığı kabul edilen bu eser, modern Türkiye’nin düşünsel arka planını anlamak isteyen herkes için ciddi bir başyapıt.
Kısacası bu kitap her Türk’ün, kendi kimliğini, tarihini ve geleceğini daha sağlam bir zeminde anlaması için okunması gereken, dönüp dönüp bakılacak bir başucu eseri. Ziya GökalpTürkçülüğün Esasları