Burada Ağrıya dair insanı sarhoş eden bir sürü hoş efsane
dinledim. İçlerinde bir tanesi var, en tatlısı.... Ağrının küsüp, başını alıp da başka yerlere gitmesi... Yalvara yalvara gönlünü ediyorlar da Ağri yerine geri dönüyor. Burada bu kadar çok efsanenin meydana gelişi, Ağrıyı başka yerlerden ayıran özelliğidir sanırım.
Akşamüstleri Tünelden Taksime doğru sol kaldırımdan
yürürseniz, gözünüze dalgın, siyah gözlüklü, yüzü kederli, ama müthiş kederli -yüzündeki keder besbellidir, elle tutulacak gibi, yüzde donup kalmıştır-, pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış bir adam çarpar. Bu adamın, bu Beyoğlu kalabalığı içinde bir hali vardır ki (daha doğrusu her hali) size bu koskocaman şehirde yalnız, yapyalnız olduğunu söyler. Bu neden böyledir? Orasını kimse de bilmez... Bazı adam vardır, insan yüzünde sırf hınç, kin okur. Bazısında gurur, bazısında ne-şe, bazısında bayağılık, aşağılık... Bu adamın üstünden başından da yalnızlık akar. Bir de bu adama, Kadıköy iskelesinin kanepelerinden birine oturmuş, heybeli köylüleri, çıplak ayaklı serseri çocukları, hanımefendileri seyrederken rastlarsınız.
Bu adam hikayeci Sait Faiktir.
Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir.
Olgun insanın özelliği ise, bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.