Henry James’in Aspern'in Mektupları, Venedik sokaklarında geçen bir hikaye. Her şey, ölmüş şair Jeffrey Aspern’e resmen tapan hırslı bir araştırmacının, şairin eski sevgilisi Juliana ve onun içine kapanık yeğeni Tita’nın kaldığı o eski, döküntü saraya sızmasıyla başlıyor. Adamın tek bir derdi var, kadının elindeki gizli aşk mektuplarını ne pahasına olursa olsun ele geçirmek. Tabii bu saplantı yüzünden her türlü yalanı söylemeye başlar ve olay bir süre sonra psikolojik savaşa dönüşür.
Kitabı okurken hissedilen en baskın duygu, geçmişe ve başkalarının mahremiyetine duyulan o hastalıklı, saplantılı arzu oluyor. Henry James, bir şeye sahip olma tutkusunun insanı ahlaken nasıl yozlaştırabileceğini net ve akıcı bir dille işliyor. Kitabı okurken aldığım keyif ve hisler bana fena halde Kazuo Ishiguro’nun Günden Kalanlar kitabını hatırlattı. İki yazarın da kalemi o kadar benziyor ki; ikisi de büyük patlamalar olmadan, sakin ve mesafeli bir anlatımla o psikolojiyi ve bastırılmışlığı anlatıyor.
Hikayenin sonlarına doğru işin içine giren o suçluluk duygusu, hayal kırıklığı ve elindeki her şeyi kaçırmış olmanın getirdiği pişmanlık, insanın en bencil halini yüzümüze çarpıyor. Kitabin sonunda hissettiğim şey, bir sırrı ele geçirmek isterken aslında kendi insanlığını ve vicdanını tüketen bir adamın yalnızlığı... Yazarın okuduğum ilk kitabı ve ben beğendim tavsiye ederim.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Yazarın okuduğum ilk kitabı ama şunu söyleyebilirim ki Anais Nin okumak, narin bir kadının kendi ruhunu çıplak elleriyle ameliyat etmesini izlemek gibi... Bu güncesinde her şeyi cesurca yazmış, büyük bir bilinçle, dürüstlükle ve kesinlikle alışılmışın dışında. Henry ve June, dışarıdan bir aşk üçgeni gibi görünse de aslında Anaïs’in kendini keşfetme savaşı.
Kitapta beni en çok sarsan, onun şu samimi itirafı oldu:
"Çocukken babamın sevgisini kazanma uğruna az kaldı ölüyordum; yine aynı nedenle, sevdiklerime işkence çektirmek, zulmetmek, üstüme düşmelerini sağlamak için kendimi ruhsal olarak öldürdüm. Bu idrak beni kamçıladı. Şimdi kendime yardım etmek için mücadele ediyorum."
Sırf sevilmek için hem kendine hem de sevdiklerine nasıl acı çektirdiğini dürüstçe itiraf ederek o kördüğümü çözmeye karar veriyor. Acıların ve tutkuların ortasındaki bu kadın, fiziksel olarak hâlâ çıtkırıldım, kırılgan bir kız çocuğu gibi görünüyor ve bundan biraz da şikayetçi. Fakat o narinliğin arkasında asıl ilgi çeken şey, onun çok cesur bir kadına dönüşmesi. Toplumun, aşkın ve ahlakın sınırlarını zorluyor ve asla geri adım atmıyor. Kendini bulma çabası zaman zaman insanı rahatsız etse de, kendi gerçeğiyle bu kadar dürüstçe yüzleşmesi insanı kendine hayran bırakıyor. Henry ve June bazen ne kadar rahatsız edici olsa da okunması gereken kitaplardan diyorum.
Paul AusterYükseklik Korkusu orjinal ismi "Mr. Vertigo" romanında gerçekdışı bir hikayeyi, güçlü bir kurguyla aktarıyor. İlerledikce "acaba ben de uçabilir miyim?" diye düşünmedim değil:) Kitabı bitirdiğimde bir dostumdan daha ayrılmış gibi hissettim...
Macera, dokuz yaşında sokaklarda yaşam savaşı veren kimsesiz Walt’un, Yehudi Usta ile tanışmasıyla başlıyor. Usta ona sadece uçmayı değil, hayatın sert gerçeklerini de öğretiyor. Karakterin çocuk yaşta çektiği acılar ve kimsesizliği, yüreğinizi burkuyor ve onunla aranızda kendiliğinden duygusal bir bağ kuruyorsunuz. Walt’u o felaketlerin içinde tek başına bırakmak istemiyorsunuz, içiniz acıya acıya okumaya devam ediyorsunuz...
Roman, fantastik bir konu üzerinden ilerliyor olsada, aslında kaderin bizi bir anda en dipten en yükseğe çıkarabileceğini, bazen de tam tersine en tepeden aşağı indirebileceğini anlatıyor. Harika Çocuk Walt'un parlayan yıldızının sönüşü... İntikam, vicdan azabı ve keder... Kitaptan çıkardığım en önemli ders, elde edilen her gücün, yeteneğin, mutlaka bir bedelinin olduğu fikriydi. Yazarın, okuduğum ilk kitabıydı. Kalemini çok beğendim. Okuyucuyu içine çeken akıcı bir eser. Mutlaka okunmalı, tavsiyemdir...
Gözlerinizi kaparsınız, kollarınızı iki yana açarsınız, buharlaşırsınız. Ve sonra, ağır ağır, yerden yükselirsiniz. İşte böyle...
Rosshalde Malikanesi... Dışarıdan huzurlu görünen bu evde yaşayan bir ressamın, ailesiyle arasındaki aşılmaz duvarları ve yalnızlığını anlatıyor. Evliliğindeki yabancılaşma ve duygusal kopuş, onu kendi mülkünde bir mahkuma dönüştürmüş. Çocukluk arkadaşının ziyaretiyle hayatını sorgulamaya başlar, sanatçı kimliği ile babalık ve eşlik sorumlulukları arasında da sıkışıp kalır. Kitap, karakterin kendi özgürlüğüne ulaşmak için neleri feda etmesi gerektiğini hüzünlü bir dille anlatıyor.
Anlatım o kadar zarif ki karakterlerin arasındaki o aşılmaz duvarlar seni öfkelendirmek yerine derin bir hüzne sürüklüyor. Melankolinin içinde buluyorsun kendini. Kısacası; kalbi yorgun olanların, sessizce anlaşılmayı bekleyenlerin kitabı bu bence. Rosshalde, aslında bir "sessiz veda" hikayesi de diyebiliriz. Hermann Hesse'nin okuduğum ikinci kitabı, Bozkırkurdu'nu okurken de aynı hisleri yaşadım. Zarif ama bir o kadar yoğun melankoli.
Sonu beni çok üzdü :,,( Böyle bir son beklemiyordum hiç.
Özgürlük için bedel ödemek zorunda kalmak, en değerli varlığını kaybetmek...
Bence; özgürlük, eğer elinizde tutacak kimse kalmadığında geliyorsa, o artık bir kurtuluş değil, sadece sonsuz bir boşluktur.
Ağır bir ceza gibi...
Ian McEwan'ın okuduğum üçüncü kitabı ve yine hayran kaldım. Kalemine hayran olduğum yazarlardan biri. McEwan'ın muazzam derinlikteki betimlemeleri ne yoruyor ne de gereğinden fazla düşündürüyor. O hislere, düşüncelere ve somut olan her şeye temas edip olayları o anları resmen birebir yaşayıp, hissediyorsunuz. Bir Parmak Bal ve Fındık Kabuğu kitaplarından sonra Sonsuz Aşk'ta bende aynı tadı bıraktı diyebilirim. Bir yemeğin malzemesinin tam kararında olması gibi, ne eksik ne fazla... Sonuç; leziz...
Bir balon kazasıyla başlayan hikâye, güzel giden bir evlilikleri varken, saplantılı bir adamın aralarına girmesiyle değişen hayatları konu alıyor. Kitapta bir psikiyatrik rahatsızlık olan Clerambault Sendromu işlenmiş. Özellikle psikolojik gerilim sevenlerin çok beğeneceği, soluksuz akan bir eser.
Kitabın adının neden 'Sonsuz Aşk' olduğunu ise son sayfalara kadar öğrenemiyorsunuz. Son sayfalarda etki eden duygu; hüzün ve acı bir gülümseme oluyor... Harika bir kitaptı.
Gerçek 'sonsuz aşkı' arayanlar bu kitabı okumalı. Ian McEwan ile mutlaka tanışın.