Kimseyi kırmak istemem ama kitap hakkındaki düşüncelerimi de yazmazsam çatlayacağım. O yüzden bu incelemeyi mümkün olduğunca kitaba odaklanarak yazmaya çalışacağım. Beni hoş görmenizi rica ediyorum.
**
" 'Daha insanlık ölmemiş,' diye mırıldandı kendi kendine, 'Vallahi ölmemiş.' " syf.60
Yalnızca bir umut cümlesiydi şu alıntı. Oysa ki bu kitap insanlığın öldüğünün en açık kanıtlarından biri.
Duygulanmamanın elde olmadığı bir roman. Ne olduğunu hiç bilmediğimiz bir şey yüzünden bir kız suskunluk mertebesine erişiyor, ağlıyor, ağlıyor ve gözlerinden sadece taş dökülüyor. Bu duruma şaşan kalan insanlar kızın evine doluşuyor o taşları görmek için. Ve kimse ne olmuş, neden ağlıyor diye sormuyor.
İnsanlar bile bile sürekli gözümüze gözümüze sokuluyor romanda. Bile bile yapılmış bir kusur gibi göründü bana. Toptaş, bu edebi kusurlar hakkında oldukça tecrübeli. Ta çocukluğundan, mahallelerindeki terziden kalma bir tecrübe bu. Harfler ve Notalarda anlatır bu tecrübeyi. Hatta, hiç unutamam, o terzinin şöyle bir sözü vardı: Hesaplanmış kusurda aklın izi, kusursuzluktakinden daha derindir.
Kitaptaki bu kalabalık başımızı döndürürken bir de sürekli bambaşka kişiler çıkıyor karşımıza. Bir mevta dut ağacını mesken ediniyor, siz yaşayanlar, diyor, çok garipsiniz. Ve yaşayanların arasında sadece uyuyor. Bir aksakal çıkıyor sonra karşımıza, ve uyandırmaya çalıştığı vicdanını öldürdüğünü fark edemiyor, üstüne üstüne yürüyor. Bir yandan da geceleri bir klarnet sesi yükseliyor kulaklarımızda, aşık bir klarnet, ağlayan bir klarnet.
Ve, tüm bunların acısını sadece bir baba çekiyor, kızı gibi oluyor sonra o da.
Vicdansızlık denen şeyin hala ortalıkta, burnumuzun dibinde olduğunu gösteriyor bu roman.
Üslup olaraksa enterasan bir kurgusu var. Postmodern edebiyatın niteliklerini