Bak, şu saman yığınının yanında uzanmış yatıyorum. İşgal ettiğim yer öylesine küçücük, evrende bulunmadığım ve umurunda bile olmadığım alanın yanında öylesine ufacık, yok sayılacak kadar küçük ki...ve yaşayacağım zaman dilimi benim bulunmadığım ve bulunmayacağım sonsuz zamanın yanında öylesine az ki... Oysa bu atomun, bu matematiksel noktanın içinde kan dolaşıyor, bir beyin çalışıyor, birtakım istekleri var... Ne kepazelik! Ne saçmalık!
Büyük bölümü bize bağlı olmayan gelecek üzerine konuşmanın, düşünmenin ne gereği var? Bir şeyler yapma şansını yakalarsan ne âlâ, ama olmazsa, önceden boşuna gevezelik etmeye değmez en azından
Şimdi düşünüyorum da, 27 yaşından 41 yaşına dek 14 yıl boyunca sürekli savaşmış bir adam, nasıl öyle sakin ve güleçti? Yeri göğü sarsan bombaların, dinmek bilmez mermi sağanağının, püsküren kaynar kanın; derisi yırtılan, iskeleti parçalanan, kasları lime lime saçılan gencecik şehitlerin; kopup fırlayan gözlerin, dökülüp saçılan dişlerin, yanarak kemikten sıyrılan etin, canhıraş feryatların; vücudun içine mezar kazılıyor gibi delirtici, dehşetengiz açlığın; uzak diyarlarda vurularak yitip giden evladına, eşine, kardeşine... saçlarını yolarak hüngür hüngür ağlayan biçarelerin matem çığlıklarının; barut köpüklerinin, kan dumanlarının, korlaşmış çeliğin... arasından çıkıp gelmiş... kıyamet gazisi, mahşer jandarması, cehennem nöbetçisi bu adamı anlamak hakikaten zor