Öğretmenimin tavsiyesiyle yakın zamanda elime alıp okuduğum bir kitaptı Abbas Sayar’ın Yılkı Atı. Doğrusunu söylemek gerekirse, kitaba başlarken beklentim biraz daha farklıydı ama okuma sürecim beklediğimden biraz daha mesafeli geçti. Kitap, genel olarak çok beğenerek, elimden düşürmeyerek okuduğum bir eser olamadı maalesef.
Hikayenin özü aslında çok derin ve etkileyici. Yaşlandığı, kışın ona bakmak masraflı geleceği için sahibi tarafından doğaya, ölüme terk edilen emektar bir atın (Dorukısrak’ın) hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Bu yönüyle bakıldığında insan doğasının ne kadar acımasız olabileceğini, vefasızlığı ve sadakatsizliği çok net yüzümüze çarpıyor. Dorukısrak’ın o sert kış koşullarında doğayla ve kurtlarla mücadelesi gerçekten iç burkan, insanı düşündüren bir dram.
Ancak beni kitaptan biraz uzaklaştıran ve okurken zorlayan kısım kesinlikle yazarın dili ve anlatım biçimi oldu. Yazım dili bana biraz karmaşık ve ağır geldi. Dönemin, bölgenin yerel ağızlarına, eski ve yoğun kelimelerine fazlaca yer verilmiş olması okuma akışımı sürekli böldü. Cümlelerin yapısı ve anlatım tarzı o kadar katmanlı ve yerel ögelerle doluydu ki, hikayenin duygusuna tam anlamıyla konsantre olamadım. Kendimi konunun akışına bırakmak isterken, sürekli dilin o karmaşık yapısına takılıp kaldım.
Ama tüm bu dil karmaşasına ve mesafeli duruşuma rağmen, kitabın bende bıraktığı o buruk hissi ve doğanın ortasındaki hayatta kalma direnişini kolay kolay unutamayacağımı biliyorum. Yazarın kelimeleri ne kadar ağır gelirse gelsin, bir canlının özgürlük ve yaşam uğruna verdiği o asil mücadeleyi içimde hissetmek, insana dair çok derin bir muhasebe yapmamı sağladı. Belki okurken yoruldum ama kitabın kapağını kapattığımda, Dorukısrak’ın o mağrur duruşunun ruhuma dokunduğunu ve bana çok
Sonunda o meşhur Simyacı’yı bitirdim. Kitapla ilgili hislerim biraz karışık ama kesinlikle okuduğuma memnunum. Öncelikle şunu söylemeliyim; Coelho’nun dili gerçekten çok akıcı. Su gibi akıp gidiyor, insanı yormuyor. Santiago’nun peşine takılıp Endülüs’ten piramitlere kadar gitmek keyifli bir maceraydı.
Ancak dürüst olmam gerekirse; herkesin bu kitapta kendini bulduğunu söylemesine rağmen, ben kendimi bu hikayede pek bulamadım. Kitap her ne kadar "Kişisel Menkıbe"den ve insanın kendi yolunu çizmesinden bahsetse de, Santiago’nun dünyasıyla benim dünyam pek örtüşmedi. Belki de karakterle o derin bağı kuramadım, bilmiyorum.
Yine de Heybemde Kalanlar Var...
Kendimi hikayeye tam ait hissetmesem de, kitabın içindeki nasihatler ve alıntılar gerçekten etkileyiciydi. Bazı satırların altını çizerken "Evet, tam da bu!" dediğim anlar oldu. Özellikle şu birkaç nokta zihnime kazındı:
Korku Üzerine: "Yüreğine, acı korkusunun, acının kendisinden daha kötü bir şey olduğunu söyle."İşaretler:Evrenin bizimle konuşma şekli ve o işaretleri takip etme fikri masalsı olsa da çok umut vericiydi.Süreç: Mutluluğun bazen varılan noktada değil, yolda olduğunu hatırlatması güzel bir dokunuştu.
Sonuç olarak; Simyacı benim için başucu kitabı olmaz belki ama içinde barındırdığı felsefeyle, verdiği o nahif yaşam dersleriyle okunmayı kesinlikle hak eden bir eser. Kendimi içinde bulmasam da, başkasının rüyasına misafir olmak güzeldi.
Yaşlı Cato ya da Yaşlılık Üzerine kitabını 10 üzerinden 8 vererek okudum. Yaşlılığı bir yük ya da kaçınılması gereken bir son gibi değil; bilgelik, ölçü ve sükûnetle yoğrulmuş bir dönem olarak ele alması kitabın en güçlü yanıydı. Cato’nun dili sade ama düşüncesi derin; insanı ister istemez kendi yaşına, zamanla kurduğu ilişkiye bakmaya zorluyor. Yer yer tekrar hissi verse de, yaşlanmaya dair önyargıları sarsması ve insanı olgunluk fikrine yaklaştırması açısından kıymetli bir eser olduğunu düşünüyorum. Özellikle gençlik takıntısının bu kadar yüceltildiği bir çağda, yaş almanın eksilmek değil derinleşmek olduğunu hatırlatması kitabı benim için daha da anlamlı kıldı. Herkese hitap etmeyebilir ama durup düşünmek isteyen, zamana başka bir gözle bakmayı göze alan okur için okunmaya değer bir eser. Şahsen ben konusuna çok dikkat etmemiştim ismi ilgimi çektiği için okudum ve pişman olmadım sizde olmazsınız :)
Dipnot: uygulamada kitap 80sayfa gözüküyor ama bendeki kitap 41 sayfa gözüküyor iş bankası kültür yayınları ikiside anlayamadım?
Ahiretten Selam Var, okuru doğrudan ölüm, ahiret ve hesap bilinciyle yüzleştiren; bunu yaparken de korkutucu bir dil yerine sarsıcı ama samimi bir üslup kullanan bir eser. Hüseyin Akkoyun, kitabında modern insanın unutmaktan özellikle kaçtığı “son” gerçeğini merkeze alıyor ve “ölümden sonrası”nı sadece bir inanç meselesi değil, hayatı anlamlandıran temel bir ölçü olarak sunuyor.
Kitap, klasik nasihat diliyle ilerlemez. Yazar; kısa bölümler, çarpıcı sorular ve yer yer iç konuşma tadında pasajlarla okurun vicdanına seslenir. Bu yönüyle eser, bir ilmihal kitabından çok bir uyanış metni gibidir. Okurdan bilgi ezberlemesini değil, kendisiyle yüzleşmesini ister.
Eserde en dikkat çeken noktalardan biri, ahiretin “uzak bir gelecek” gibi değil, bugünü şekillendiren bir gerçeklik olarak ele alınmasıdır. Yazar, “Eğer ahiret varsa — ki var — o hâlde bu hayat nasıl yaşanmalı?” sorusunu satır aralarında sürekli diri tutar. Dünya meşgalesi, gaflet, erteleme ve samimiyetsizlik eleştirileri, sert ama haklı bir dille işlenir.
Dil sade, akıcı ve doğrudandır. Bu sadelik kitabı her yaştan okur için ulaşılabilir kılar. Özellikle manevi durgunluk yaşayan, ibadet ve hayat arasında kopukluk hisseden okurlar için kitap güçlü bir iç muhasebe vesilesi olabilir.
Sonuç olarak Ahiretten Selam Var, okuru oyalayan değil, rahatsız eden; ama rahatsız ederken de yol gösteren bir kitaptır. Ölümü hatırlatırken umudu, hesabı hatırlatırken merhameti bütünüyle dışlamaz. Hayata “sonu olan bir yolculuk” bilinciyle bakmak isteyenler için etkileyici ve düşündürücü bir okuma sunar.
Hikaye gerçek hayattan alınmıştır yazar kendi hayatını yazmıştır arkadaşlar okunmaya değer bir kitap ben yazarın yanına gidip hayatını ve kitabı nasıl yazdığını dinledim seminerde kitabı imzalayamadım maalesef ama onuda yaparım
Sabahattin Ali'nin kitapları gerçekten güzel yazım tarzı yazımdaki saadelik ama bu kitabını beğenemedim 16 hikayeden oluşuyor, diğer eserlerinde insanın iç dünyasına derinlemesine inen, sade ama sarsıcı bir anlatım kuran Sabahattin Ali, Değirmen kitabında bende aynı etkiyi uyandıramadı. Kitap 16 hikâyeden oluşuyor ve her ne kadar yazarın dilindeki yalınlık burada da hissedilse de bazı hikâyeler bana eksik, bazıları ise yüzeysel geldi. Olaylar çoğu zaman güçlü bir duyguya bağlanmadan bitiyor; bu da okurda tamamlanmamışlık hissi bırakıyor.
Hikâyelerde köy yaşamı, yoksulluk, yalnızlık ve umutsuzluk gibi temalar yer alsa da, bunların bazıları yeterince derin işlenmemiş. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna ya da Kağnı gibi eserlerinde gördüğümüz çarpıcı insan çözümlemeleri, bu kitapta her hikâyede aynı gücü göstermiyor. Özellikle bazı öyküler, anlatılmak istenen mesajı okura geçirmeden sona eriyor.
Buna rağmen Değirmen, yazarın edebi gelişimini görmek açısından önemli bir eser. Sabahattin Ali’nin kalemini tanımak isteyenler için bir başlangıç olabilir; ancak onu zirvede görmek isteyen bir okur için beklentiyi tam olarak karşılamayabilir. Bu kitap bana şunu düşündürdü: Her güçlü yazarın her eseri aynı etkiyi bırakmak zorunda değil. Değirmen, sevmediğim ama yazarı daha iyi anlamamı sağlayan bir kitap oldu.