Anıların kemikli elleri, ensemden sıkıca tutmuş, kelimeler nehrine başımı sokmuş bütün gücüyle bastırıyordu. Nefes almakta zorlanıyordum. Yüzüm gözüm ağzım burnum kulaklarımın içi cümlelerle dolmuş, git gide boğuluyordum. Ne kadar çırpınırsam çırpınayım hatıraların elinden kurtulamıyordum. Dayanamıyordum artık. En sonunda ölümüm sözcüklerden olacaktı, biliyordum. Hayal ile hakikat arasındaki fay hattında sıkışıp kalmıştım. Yüz milyar nöronumun aynı anda dehşetli bir ıstırap çektiğini hissediyordum.
Oysa ben hayatım boyunca hep bir şeylerden korkmuştum. Korkulacak bir şey yoksa kendime yeni korkular yaratmış, bu sefer onlardan korkmaya başlamıştım. Ve korktuğum her şey başıma gelmişti.
“Orgoreyn’den nefret etmek mi? Hayır, nasıl nefret edebilirim ki? Tibe böyle şeyler söyleyip duruyor ama benim aklım almıyor. İnsanları biliyorum, şehirleri, çiftlikleri, tepeleri, nehirleri ve kayalıkları biliyorum, tepelerdeki bir otlağın bir kenarında güz sonu güneşin nasıl battığını biliyorum; ama bütün bunları bir sınıra bağlamanın, ona bir ad takıp bu adı taşımayan yerleri sevmemenin ne anlamı olabilir? Ülkesini sevmek nedir; başka ülkeleri sevmemek mi? Öyleyse iyi bir şey değil bu. Yoksa sadece kendini sevmekten mi ibaret? O zaman iyi bir şey olabilir, ama bunu bir erdem, bir meslek haline getirmemek gerek... Hayatı sevdiğim gibi Estre Beyliği’nin tepelerini de seviyorum, ama böyle bir sevginin nefretten oluşan bir sınır hattı olmaz. Bunun ötesinde tam bir cahilim, umarım.”
Cahil, Handdara anlamında, soyutlamaları reddetmek, nesnenin kendisine sıkı sıkı yapışmak anlamına gelir. Bu tavırda biraz kadınsı bir şeyler, soyutun, idealin reddi ve verili olana boyun eğme vardı ki bu beni rahatsız ediyordu.
Fakat o dikkatle sözünü sürdürdü, “Kötü bir yönetimden nefret etmeyen adam aptalın tekidir. Ve yeryüzünde iyi yönetim diye bir şey varsa ona hizmet etmek büyük zevk olurdu.”