Ruhumuzun en derinine nüfuz eden tablolar, "tablo seyretmeye" gittiğimiz müzedekiler olmaz, belki de hayatın bizi çok başka kaygılarla sürüklediği bir odadaki önemsiz bir resim olur.
Konserdeki müziğe dikkat etmeyebiliriz de, sokakta, kendi düşüncelerimize dalmış giderken bir ama çalgıcıdan duyduğumuz müzik yüreğimizin bamtelini titretir.
Şair, insanın bittiği yerde başlar. İnsanın yazgısı kendi insani yolunu yaşamaktır; şairin misyonu ise varolmayanı yaratmaktır. Şairin yaptığı iş ancak böyle haklı görülür. Orada, kendi başına duran gerçeğe, gerçekdışı bir anakara ekleyerek, dünyayı genişletir şair.
En köklü, en kuşku götürmez kanılarımız aslında en kuşkulu olanlardır.
Bizim kısıtlılığımız, sınırlarımız, tutsaklığımızdır onlar. Eğer sınırlarını genişletme yolunda müthiş bir atılımla şahlanması olmasa, yaşamın pek önemi kalmazdı.
Sanat bir zorunluk değildir, keyifli bir kapristir. Madem sanat dışsal bir gerçeğe yaslanarak yaşayamıyor, o halde varlığını kendi kendisine dayanarak haklı göstermek zorundadır. O haklılık nedeni ancak bir tane olabilir: Zevk vermek. Sanat da aşk gibi, mahrem bir olaydır, dışarıdan gelme değil, içten doğma.