"İyi ama bu başın beynini almışlar!"
Elebaşı balkondan seslenmiş:
"Öyle... Fakat siz beyni ne yapacaksınız? Pişirmesini bilmezsiniz, ziyan edersiniz."
Başka biri:
"Peki, ya bu başların dili de yok!" diye haykırmış." Elebaşı aşağı doğru eğilmiş:
" Canım, dilin size luzumu yok! Yemesini beceremezsiniz! "
Bir üçüncüsü:
" Yahu, bu kellerin gözlerini de çıkarmışlar! "
Elebaşı ona da cevap vermiş:
" Siz o gözün de nasıl kullanılacağını bilemezsiniz, vazgeçin ondan da... "
Bunun üzerine halk beyinsiz, dilsiz, gözsüz kelleleriyle dağılmak üzereyken aralarında canından bezmiş biri:
"Böyle başın da bana lüzumu yok!" diyerek boynuzundan tuttuğu kelleyi fırlatıvermiş. İşte o zaman herkesin şaşırdığı bir şey olmuş; hızla gidip sırça köşke çarpan kelle orada "Şangırt!" diye koskocaman bir gedik açmış. Halk her şeyden sağlam, hiçbir zamam yıkılmaz, kırılmaz bildiği o koskoca sırça köşkün bu kadar çürük olduğunu görünce ellerindeki kelleri birbiri ardına ona fırlatmaya başlamış, göz açıp kapayıncaya kadar tuzla buz olan sırça köşk çökmüş...
Ben daha kendimin kim olduğundan emin değilken bu doğruyu yaptığım düşüncesinden iğreniyorum. Kimiz biz aslında? Çoğunluk mu? Yanıt bu mu? Çoğunluk daima kutsaldır, değil mi? Daima, daima. Kısacık, önemsiz bir an için bile haksız değildir, öyle mi? On milyon yılda bile bir kez olsun yanılmaz mı?