Fotoğraflarından gördüğüm kadarıyla nedense bana hep bir yerden tanışıyormuşum hissi veren bir kadındı. Sanki bir yerde oturup iki lafın belini kırmışız gibi... Kitabı bitirdiğimde anladım ki evet, biz çok önceden beri tanışıyormuşuz Nilgün Marmara ile... Bambaşka bir dünya karşıladı beni... Böyle şiirler beklemiyordum gerçekten... Tarif edilmez bir karanlık ve yine dile gelmez yalnızlıklar barındırıyor şiirleri... Kelimelerden öyle nefis yararlanmış ki hiç tekrara düşmeden... Bir karanlık labirent gibi şiirleri, tüm çekim gücüyle bu şiirlerin içinde buluyorsunuz kendinizi... Ve karanlık tüm bedeninizi ardından ruhunuzu sarıyor gibi... "Ey, iki adımlık yerküre Senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!" Belki de bunları düşünerek ölüme atladı 29 yaşında evinin penceresinden... Yaşayacak bir şeyi kalmadığını düşünüyordu belki. Belki de acı dolu şiirler yazmaktan bıkmıştı kederli gözlerle bakan bu kadın... Kimseye göstermedi yaşamı boyunca bir şiirini bile. Hepsi o öldükten sonra çıkmış su yüzüne... Ah be Nilgün abla, kim bilir ne mücadeleler verdin zihninde ve eşsiz ruhunda... Ece Ayhan'ın dediği gibi "dünyayla yaralı Nilgün Marmara"... Kendi çıkmazlarıyla bana Hümeyra'nın diliyle şunları söyledi sanki Nilgün abla: Nasılsın kızım, anlat bana hikayeni kimler üzdü gözlerini? Nasılsın kızım, söyle bana derdini neler kırdı kalbini? O taze saçlardan kimlerin eli, yaşlanmış dumanlı nefesleri Hoyratça itişleri, görgüsüz asaletsiz üzüşleri... Sen neler neler çektin ben biliyorum, Dokunsam ağlarsın hissediyorum, Hüzün zamanı geçti onlar eskidendi bitti hepsi geçti....
“Biliyorum, bir gün dayanamayacak küçük kalbim, arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye veda edeceğim.” diye yazmıştı Nilgün Marmara. O hayatın içinde bir gölge gibi yaşarken umutları hataları, kırgınlıkları,
“İstediğim bütün kitapları okuyamam, olmak istediğim bütün insanlar olamam ve istediğim hayatları süremem, istediğim bütün becerileri edinemem. Öyleyse ne istiyorum?”
Acılı bir ruh, yabancı bir diyarda yakınlarından biriyle karşılaşan bir yabancı gibi, kendine benzeyen, aynı duyarlığı paylaşan bir başkasıyla birleşince huzura kavuşur. Hüzün kalpleri sevinçten ve neşeden daha çok birleştirip yakınlaştırır. Aşk, gözyaşlarıyla yıkandığında, saftır, güzeldir ve sonsuzdur!
Kitapta, kocasını aldatan Irene’in foyasını ortaya çıkarmakla tehdit eden şantajcısına karşı yaşadığı korku ve bu yüzden yaşadığı buhranlar anlatılmakta. Bu korkunun asıl kaynağı ise yalanlarının ortaya çıkması durumunda bütün hayatının yerle yeksan olacağı gerçeği. Daha önceden kıymetini bilmediği ama bu duruma düşünce ne kadar kıymetli olduklarının farkına vardığı ailesi.
Kitabı asıl değerli kılan Zweig’ın, Irene’in yaşadığı korkuyu tasvir ediş biçimi. Okurken aynı suçluluk duygusunu, aynı bunalımı, aynı korkuyu yaşatıyor. Bu duygular o kadar insani o kadar gerçek ve o kadar tanıdık ki, sanki kitapta Irene’in değil de sizin korkularınız anlatılıyor. Zweig aslında her birimizin içinde olan ve hissettiği duyguları, her birimizin içine düştüğü bu tür durumları en iyi şekilde yansıtarak okuyucusunu etkilemeyi başarıyor. 80 sayfalık bu kısacık öykü, insana farklı hisleri saniyeler içinde ardı ardına tattırabilen ender kitaplardan.