Jean-Jacques Rousseau (1712-78) Katolikliğe karşı samimi bir nefret duymaktadır. Rousseau’nun sivil din önerisinin arkasında da, Katolik Kilisesi’nden umudunu tamamen yitirmiş olmasını aramak gerekir. Bununla beraber Rousseau tavizsiz bir deisttir. Emile’de anlatıldığı şekliyle Rousseau’ya göre “doğal din”, ahlak kurallarına uymaktır. Ayrıca Rousseau, “ilahi yasanın ancak duygu ile kavranabileceğini” yazar. Ona göre akıl sadece, “evreni var edenin güçlü, adil ve iyi olması gerektiğini” çıkarabilir, ötesini değil
Türk Ocakları’nda, özellikle Hamdullah Suphi’nin söylevlerinde defaatle alternatif bir maneviyat odağı olarak ele alınan milliyetçiliğin, kendi mabetleri, kendi mihrabı, kendi imanı vardır. O, ondan mahrum olanlara misyonerce ulaştırılması gereken bir hidayettir. Fakat Mustafa Kemal, Türk Ocakları’nda yürütülen faaliyetleri yeterli bulmaz ve Ocakların kapatılıp, yerlerine benzer bir misyonerce uğraşı bu sefer devlet eliyle yapacak Halkevlerinin kurulmasına karar verir.
Sağduyuya ve ahlaki ilkelere dayanan siyaset anlayışı, Makyavel ile birlikte biter. Artık siyaset ahlaktan bağımsızdır. Galileo Ga lilei din ile bilimi boşar. Descartes felsefenin din ile ilim arasın daki bağını koparır. "Düşünüyorum, o halde varım", var olmayı ve bilmeyi insan benliğine indirgeyen bir ifadedir.
Güç yitirilip düşmanın gücüne özenildiğinde, bu defa ondan ayrı olmak yerine, onun gücüne kavuşabilmek için onun gibi davranmak, onun gibi giyinmek önemli hale gelir. İbn Haldun kadim bir gerçeklik olarak, yenilen kavimlerin yenenleri taklit ettiğini söyler.