Tıpkı ırk, cinsiyet gibi, din de insanları ayrıştıran bir olgu olduğundan ortak payda olarak kabul edilmemeliydi. Hepimizin bir tek ortak özelliği vardı: İnsan olmak. Farklı inançlara, farklı etnik kökenlere, farklı cinsiyetlere, farklı dünya görüşlerine sahip olsak da hepimiz insandık.
Şu kızlara bakın Başkomiserim. Bunlar daha çocuk... Ne bilsin çarşafı, günahı? Belli ki babaları öyle giydiriyor..."
Haklıydı, ne diyeceğimi bilemedim. Ama sonuçta o kızlar, o anne babaların çocuklarıydı. O ailenin içinde doğmuşlardı. Sırf çarşaf giydiriyorlar diye ailelerinden koparılıp alınabilirler miydi? Veya ebeveynlerini, çocuklarınıza şu giysileri giydireceksiniz diye zorlamak doğru muydu? Öte yandan, kendi inançlarının gereğini yaşayan bu insanlar, dinlerini onlar gibi yaşamayanlara karşı da aynı hoşgörüyle yaklaşırlar mıydı? Hıristiyan'a, Yahudi'ye ya da dini inancı olmayan birine saygı duyarlar mıydı? İşte bu kuşkuluydu.
Semtlerin eski isimleri unutuluyor, şehir hızla geçmişinden koparılıyor. Oysa şehirler de insanlar gibidir, geçmişlerini unuturlarsa, tarihlerinden koparılırlarsa kişiliklerinden de koparılırlar. Hiçbir özellikleri kalmaz. Birbirine benzeyen, sıradan insanlar gibi olurlar. Oysa İstanbul sıradan bir şehir değil.
Ölüm, kötüyü aklamaz Ali Komiser. Kötüyü aklayacak tek şey iyiliktir. Yaptığın kötülükten daha fazla iyilik yaparsan aklanırsın ancak. Hayır, Necdet yaşarken iyi biri değildi, ölünce de iyi bir insana dönüşmedi.