"Dostum, bilirsin ki aşk nefisleri kahreden, kalpleri esir eden bir zorbadır. Başı esaret, ortası hastalık, sonu helâktır! Bu yüzden derhal kendini toparlamalısın."
Sayfa 150 - Kapı yayınları 29. Basım Aralık 2025·Kitabı okudu
Cemil Meriç, Türk aydınını tanımlamak için "Müstağrip" (Batı hayranı, Garplılaşmış) terimini kullanır. Onun gördüğü manzara, kendi insanından kopan, Batı'nın "konserve düşünceleriyle" beslenen ve birbirini anlamadan boğazlayan bir "aydın" sınıfının trajedisidir.Tanzimat'tan bu yana aydın, kendi tarihini (Osmanlı-İslâm geçmişini) bir "utanılacak yük" veya "karanlık çağ" olarak görmüştür.Hâfızasını sildiren bir hasta gibi, kim olduğunu unutmuş ve kendine Batılı bir kimlik icât etmeye çalışmıştır.Meriç'e göre, "Kendi ülkesine ve tarihine yabancılaşma", aydının en büyük hastalığıdır.Müstağrip aydın, halkı "eğitilmesi gereken bir sürü", "yontulmamış taş" olarak görür. Halkın değerleri (din, gelenek), aydın için "gericilik"tir. Bu kibir, aydın ile halk arasında aşılmaz bir uçurum (yabancılaşma) yaratır. Ne Doğulu olabilmiş ne de tam anlamıyla Batılılaşabilmiştir.Batı onu "taklitçi" olarak küçümserken, kendi halkı "gavur" diyerek dışlar. Bu "yersizlik" ve "yurtsuzluk", aydını hırçınlaştırır ve ideolojik fanatizme (slogana) sürükler.Meriç, aydını pusulasını şaşırmış bir gemiye benzetir. Bu gemi, sığınacak bir liman (Batı) arar ama kabul edilmez. Bunun öfkesiyle döner ve kendi limanını bombalar. Kendi tarihine düşmanlık, bu çaresizliğin sonucudur.
-Reha Kansu, "Cemil Meriç Gerçekten İdeoloji Karşıtı mı?", besincidevre.org, 30 Aralık 2025-
Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: "Bir kimsenin, hikmetli bir sözü öğrenmesi, onun için dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır."
Allah Resûlü [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuştur:
"Üç şey var ki onlardan kimse kurtulamaz: Bunlar, zan, uğursuz sayma ve hasettir. Size onlardan kurtuluş yolunu söyleyeceğim: Bir zanna kapılınca onu (tesbit etmeden) gerçek sayma, bir şeyi uğursuz saydığında, yoluna (ve işine) devam et; hasede düştüğünde haddi aşma"
Hasan-ı Basrî: "Haset, göğsünde bir kederdir; ancak elinle ve dilinle haddi aşmadığın sürece sana zarar vermez."
Az farklı bir rivayet için bk. Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, 3/228; Heysemî, Mecmau'z Zevâid, 8/78·Kitabı okudu
"Hayatımızın her anı, içinde bulunduğumuz şimdiye sadece bir an için aittir, daha sonra sonsuza dek geçmişe ait olacaktır. Her akşam bir gün daha fakirleşiriz. Eğer içinden kendimize her zaman yeni bir hayat ve yenilenmiş bir zaman çekebileceğimiz tükenmez bir sonsuzluk kuyusunun paydaşları olduğumuzu, varlğımızın en derinlerinde, en içe işlemiş şekilde, gizlice biliyor olmasaydık, sahip olduğumuz kısacık zamanın gitgide geri çekilmesinin görüntüsü karsında muhtemelen zıvanadan çıkardık
Kuşkusuz ki, bu türden mülahazaların üzerine, en büyük bilgeliğin, şimdiki anın keyfini çıkarmak ve bu keyfi hayatın amacı haline getirmek olduğu yolunda bir teori bina edebilirsiniz, çünkü şimdiki an gerçek olan tek şeydir ve geri kalan her şey ancak hayalidir. Öte yandan bu tür bir hayat tarzına en büyük aptallık da diyebilirsiniz: Zira bir anda var olmayı kesen, bir rüya gibi tamamen yok olup giden bir şey, asla ciddi bir çabaya değmez."
"Mutluluk, Platon'un deyişiyle sürekli oluş ve hiçbir zaman var olmayış'ın hüküm sürdüğü bir yerde hayatını sürdüremez. İlk olarak, hiçbir insan mutlu değildir. Sadece bütün hayatı boyunca, varsayılan ama nadiren ulaşılan bir mutluluğun peşinden koşar. Ulaşsa bile, insan bu mutluluktan ötürü yalnızca hayal kırıklığı yaşar. Ancak kural olarak, limana enkaz halinde ve direği kırılmış vaziyette girer. İkinci olarak da, sadece birbirini takip eden gelip geçici anlardan oluşan ve artık sonu gelen bir hayatta mutlu olmuş olması da olmaması da aynı kapıya çıkar."
(Oysa) Bu dünya hayatı, sadece bir oyun ve (eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadan ibarettir. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Keşke (insanlar bu gerçeği) bilmiş (ve gereğini yerine getirmiş) olsalardı.·Kitabı okudu