Necip G.

Necip G.
Native Content Manager @ Demirören Medya “Her okur oturduğu koltukta birer Crusoe’dur.” (Alberto Manguel) "Ben cenneti hep bir çeşit kütüphane olarak düşlemişimdir." (Jorge Luis Borges)
8/10
·147 syf.··
2017 40. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 19 Aralık 2017 12:55
Kitaplar dünyayı değiştirebilir mi? Ya da Kitaplar dünyayı nasıl değiştirebilir? Hep sorulan bir sorudur bu. Ben de kendime birkaç defa sordum ve yanıt aradım. Kendime ait, çok da kelimelere dökemediğim bazı cevaplar da buldum bulmasına... Ancak Malcolm X'in kısa ama dünyayı değiştiren, hadi değiştiren demeyelim de o kelebek etkisi dediğimiz döngü içerisinde en etkili kanat çırpışlarından birini yapan yaşam öyküsüne daha yakından baktığımda çok daha net ve gerçekçi bir cevapla karşılaştım: Evet, kitaplar dünyayı değiştirebilir... Hikaye, Malcolm Little, yani bilinen adıyla Malcolm X ya da sonradan değiştirdiği üzere Malik el Şahbaz adlı siyahi bir gencin 20'li yaşlarda hırsızlık suçundan hapse düşmesiyle başlıyor. Norfolk Hapishanesi, onun ve koca bir ırkın kaderini değiştirecek yer olarak karşımıza çıkmakta. Bu hapishanenin bir özelliği var. Parkhurst adlı bir milyoner, tüm kitaplarının buraya verilmesini vasiyet ediyor. Kitapların içinde konu çeşitliliği bakımından yok yok ve sayıca o kadar fazla ki, raflarda yer kalmadığı için kutulara, sandıklara istiflenip boş bulunan yerlere yığılıyor. İşte Malcolm hapishane yıllarını bu kütüphaneyi hatmederek geçiriyor. Özellikle tarih ve din kitaplarını okuyor. Çin ve Mısır başta olmak üzere medeniyetler tarihini araştırıyor. Sora siyah ırkın kökeni ile ilgili çok derinlemesine araştırmalar yapıyor. Etkilendiği kitaplar içinde 1000k'da bulabildiğim kitap Medeniyetin Temelleri, yazar ise H. G. Wells . Tabii bunların dışında başkaları da var... O saate kadar Harlem sokaklarında illegal yollarla yaşamını sürdüren ve bu nedenle hapse düşen bu siyahi adam, işte böyle kitapla iç içe geçen 7 yılın ardından zihni tamamen bambaşka ve yeni bilgilerle dolmuş, bu bilgiler
KöklerimizMalcolm X · Beyan Yayınları · 1983178 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
9/10
·136 syf.··
Beğendi
·
2017 39. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 16 Aralık 2017 01:39
Okuduğum üçüncü Aytmatov eseri... Ben daha Beyaz Gemi'nin boğazımda düğümlediği yumruyu oradan çıkartmaya uğraşırken, nereden bilebilirdim ki asıl öldürücü darbenin bu kitap ile geleceğini?.. Evet kabul ediyorum, baya bir hazırlıksız yakalandım, ağır nakavt oldum bu sefer. Hakemin saymasına da gerek yok, direkt havluyu atabilirsiniz ringe... Her Aytmatov eseri yeni mucizeleri de beraberinde getiriyor. Haritada yeri bile olmayan bir köyün dibine evrenler arası seyahat edilebilen uzay üssünü diken, dünyanın en sıradan adamının, bir arkadaşının tabutunu yaşadığı köyden mezarlığa taşımasını anlatırken dünya edebiyatının en önemli başyapıtlarından birini çıkartan, sadece 5-6 karakter, 1-2 kaya parçası ve bir çift geyik ile neredeyse bütün insanlığın temel sorunlarını tokat gibi yüzümüze çarpan bir yazardan bahsediyoruz neticede... Onun kaleminden çıkan başka bir kitabın, içinde yeni mucizeler saklıyor olmasına şaşırmak, saflıktan öteye gitmez bence... Daha önceki Aytmatov incelemelerimde de altını özellikle çizmiştim; masasına oturduğunda, uçsuz bucaksız bir derya varken önünde, inatla kendine zor hedefler seçip, tüm imkanlarını kendi iradesiyle kısıtlayan, başka bir ifadeyle kendine meydan okuyan başka bir yazar tanımadım ben henüz... Şimdi soruyorum size; İçinde tek bir savaş veya çatışma sahnesinin olmadığı, tankın, topun, tüfeğin esamesinin okunmadığı bir savaş kitabı nasıl yazılır? Tabu oyunu oynuyormuş gibi düşünün kendinizi... Anlatılacak kelime: Savaş Yasaklı kelimeler: Tank, top, tüfek, süngü, miğfer, çatışma, komutan, cephe... ..................... İşte böyle bir savaş kitabı Toprak Ana... Savaşmanın kitabı aslında... Peki neyle, kimle savaşıyorsunuz? Düşmanla mı? Orasına geleceğiz... Ve aynı zamanda acının kitabı Toprak Ana... Ancak bu acı da öyle aşk acısı
Toprak AnaCengiz Aytmatov · Ötüken Neşriyat · 202277,9bin okunma
9/10
·160 syf.··
Beğendi
·
2016 23. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 18 Aralık 2016 00:00
Geçen yıl bu zamanlar okumuşum bu kitabı... Üzerine birkaç söz yazmak geldi içimden... Her şeyden önce ben çok eğlendim bu kitabı okurken. Çok farklı ve yerel bir durum komedisi. Bildiğim kadarıyla edebiyatta çok da örneği yok bu türün... Aynı zamanda çok başarılı bir hurafe eleştirisi, toplumsal hiciv örneği... Pek çoğumuz Gulyabani karakteriyle sinema vasıtasıyla tanıştığımız için daha sonra kitabı okuduğumuzda ister istemez Adile Naşit'in gözlerinin fal taşı gibi açmasına, Ayşen Gruda'nın dilinin tutulmasına sebep olan o beyaz sakallı enteresan devasa yaratık canlanıveriyor gözümüzde... Ancak Süt Kardeşler filminin konusu birebir kitaptan alınma değil. Sadece Gulyabani detayı filme ilave edilmiş. Kitabın orjiinal hikayesi çok daha eğlenceli ve sürükleyici... Yine de 1913 yılında yayımlanan bir eserin, 1976 yapımı bir filmde yeniden hayat bulması, sinema ile edebiyat arasındaki bu geçişkenlik ve işbirliği, doğru insanların elinde doğru bir şekilde uygulandığında çok anlamlı ve kalıcı sonuçlar verebiliyor. Tekrar kitaba dönersek, hurafe ya da batıl baştan sona mizahi bir dille yerilmiş. Hurafe, bizim kültürümüzde, diğer kültürlere nazaran çok farklı çeşitlere sahip ve gündelik yaşam üzerinde çok daha etkin... Özellikle o dönem, bir yazara kitap yazdıracak kadar hayatın içindeymiş... Günümüzde de varlığını devam ettiriyor ama eski gücünde değil artık. Ya da biçim değiştirerek varlığını sürdürüyor dersek de yalan olmaz... Eğer yeterli vaktiniz varsa bir günde, hatta yarım günde elinize alıp, bir solukta okuyup bitirebileceğiniz bir eser. Kitap bittiğinde yüzünüzde kocaman bir tebessüm bulacak, üretkenlikte eşi benzeri olmayan klasik Türk edebiyatına derin bir hayranlık duyacaksınız. Herkese keyifli okumalar dilerim...
GulyabaniHüseyin Rahmi Gürpınar · Özgür Yayınları · 201418bin okunma
7/10
·138 syf.··
2017 38. kitabı
·
35 saatte okudu
·
Okunma: 11 Aralık 2017 01:34
Okuduğum üçüncü Peyami Safa eseri... Her seferinde biraz daha yakından tanıyorum Safa'yı... Ve özellikle 2000 sonrası sayıları çoğalan pek çok yerli yazarın neden Peyami Safa'yı kendilerine kıble edindiklerini daha net anlıyorum. Demek istediğimi şöyle açayım; son dönemde pek çok yerli romanda olay bütünlüğünden ve kurgudan çok karakter tahlilleri ön planda. Bu durum dışarıdan bakıldığında bir öykünme gibi gözükse de bana göre tamamen bir kaçış noktası... Ve bunun, Peyami Safa'nın üslubu ile hiç alakası olmadığını düşünüyorum. Onu kendi döneminde değerlendirmek ve o dönem içerisinde Peyami Safa üslubunu analiz etmek gerekir. O yıllarda Batılılaşma konusu dönemin öne çıkan tüm yazar ve şairleri tarafından ele alınan bir konuydu. Herkes kendi meşrebince Türkiye'nin Batılılaşma sorunsalını satırlarına ve dizelerine yansıttı. Peyami Safa ise duruma içeriden bakmayı tercih etti ve süreci insanların iç dünyasına tuttuğu büyüteçten bakıp kurguladı. Fatih Harbiye de yine konuyu bu şekilde ele alan önemli eserlerden biri. Konusu belki çok klasik gelebilir. Çünkü sanatın ve edebiyatın farklı alanlarında defalarca işlenmiş bir konu Batılılaşma. Ancak bunu Peyami Safa'nın kaleminden okumak ayrı birşey tabii ki... Safa, süreci insanların iç dünyasından işlerken kurgunun merkezine şu önemli eleştiriyi yerleştiriyor; Batılılaşma veya medeniyet ülkemizde kültürel bir değişim, bir ilerleme vasıtası olarak değil sadece şekilsel olarak hayata yansıyor. Hatta bir adım daha atarak, bu şekilsel yaklaşımın özellikle kadınlar tarafından sahiplendiğini söylüyor. Eleştirinin ikinci kısmına günümüzde katılmak çok zor. Çünkü sığlık veya derinlikte cinsiyet farkı yok artık. Şekilsel kadınlar varsa, şekilsel erkekler de var. İlerici, aydın erkekler varsa, aydın kadınlar da var... Ancak işin bu
Fatih HarbiyePeyami Safa · Ötüken Neşriyat · 202057,2bin okunma
8/10
·258 syf.··
Beğendi
·
2017 37. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 07 Aralık 2017 22:47
Jack London'la tanışma kitabım Adem'den Önce adlı eseriydi. Kaynaşma kitabım ise hemen ardından okuduğum Beyaz Diş oldu... İki kitap arasında hem konu, hem konuyu ele alış şekli hem de mesaj itibariyle bol bol benzerlik yakalamak mümkün. Ancak tabii ki ayrıştırıcı taraflar da var. İki eseri bu kadar kısa süre içinde peş peşe okuduğum için doğal olarak incelemeye de yansıyacaktır bu durum... Bende bıraktığı etki açısından Adem'den Önce, burun farkıyla önde. Ve nedeni de sanırım, o kitabın olabildiğince insandan arındırılmış olması... Mesaj çok açıktı ve size sadece bir film şeridi gibi ya da sanal gözlük takıp bir ormanın içinde dolaşmak gibi kitabı okumak kalıyordu. Beyaz Diş'de ise durum biraz daha farklı. Mesaj yine çok açık. Ancak bu kez kaptırıp gitmek o kadar kolay değil. Kitabın başından sonuna kadar farklı coğrafyalarda gezinip, farklı insanların ve hayvanların yaşamlarına tanık olup, farklı duygu yoğunlukları arasında gidip geliyorsunuz. Beyaz Diş'in sahiplerine bağlanması gibi siz de ona bağlanıyorsunuz. Beyaz Diş kendini öyle ya da böyle sevdirmeyi başaran bir kurt. Jack London bu sayede bütün kontrolü ele alıyor. Kitapta sizi bir o yana bir bu yana savuruyor okur olarak. Karşı koyma ihtimaliniz neredeyse yok. Kitabın giriş bölümlerini oluşturan ilk üç bölümü büyük bir hayranlıkla okudum. Ki, Beyaz Diş'in sahneye çıkması 5 veya 6. bölümde gerçekleşiyor. Burada Jack London'ın bana göre müthiş bir yazarlık yeteneği ön plana çıkıyor. İlk kitapta da görmüştüm onu ama bu kadar baskın değildi. Bitmek tükenmek bilmeyen betimlemelere bulaşmadan sizi öyle bir sokuyor ki atmosferin içine; sanırım peş peşe iki kitabını okuyup üçüncüsünü de sipariş etmemin ardında yatan nedenlerin başında bu geliyor. Çık çık bitmeyen vadileri,
Beyaz DişJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202095,7bin okunma