“Bir acı, sonuna kadar yaşanmadıkça geçmez, insanın yarım acıdan talihi yok; ya hep ya hiç. Ta ki hissizleşene dek acısını çekmek zorunda. Peki geçti mi? Hayır, aslında geçmedi; senin bir parçan oluverdi.”
sana bu satırları
bir sonbahar gecesinin
felç olmuş köşesinden yazıyorum.
beş yüz mumluk ampüllerin karanlığında
saatlerdir, boş olan kadehlere
şarkılarını dolduruyorum.
tabağımdaki her zeytin tanesine
simsiyah bakışlarını koyuyorum.
ve, kaldırıp kadehimi
bu rezilcesine yaşamaların şerefine içiyorum...
burası agora meyhanesi
burada yaşanır aşkların en madarası
ve en şahanesi.
burada saçların her teline bir galon içilir
gözlerin her rengine bir şarkı seçilir,
sen bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin
bu sekiz köşeli meyhane seni bilir
burası agora meyhanesi
burası arzularını yitirmiş insanların dünyası
şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı
boşalan ellerimde kahreden bir hafiflik
bu akşam umutlarımı meze yapıp içiyorsam
elimde değil,
bu da bir nevi namuslu serserilik.
dışarıda hafiften bir yağmur var.
bu gece benim gecem
kadehlerde alaim-i semaların raks ettiği,
gönlümde bütün dertlerin hora teptiği gece bu
camlara vuran her damlada
seni hatırlıyorum
Bedevinin biri çölde oturmuş zırıl zırıl ağlıyor, gözyaşlarından gövdesi sarsılıyormuş. Yoldan geçenler neden ağladığını soruyorlar. "Köpeğimin susuzluktan dili, damağı kurudu. Zavallı hayvancağız neredeyse çıldıracak. Çok acı çekiyor, onun ıstırabına ağlıyorum." "Fakat kırban suyla dopdolu. Neden su vermiyorsun köpeğine?" "Ama o su bana lazım!"