Roman dönemi anlatan çok güzel bir paragraf ile başlıyor:
Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem de hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik yada tam öteki yana...
Devamında ise şu cümleler geçiyor.
- sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece" daha" sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.
Hikaye 1770'lerde geçerken roman 1859'da kaleme alınıyor ve "şimdikine öylesine yakın bir dönemdi" tabirini kullanıyor yazar. Peki devrimden yıllar sonra bile bu ayniyetlerin kaynağı ne? Yazar işte bu kaynağa götürüyor bizi ve onun bütün yüzlerini gösteriyor bize: insanın.
Fransız İhtilali'ni içeren o dönemi bir belgesel tadında ancak bir grup insan üzerinden yaşatarak işleyen etkileyici bir dönem romanı İki Şehrin Hikayesi. Yazar 18.yüzyıl Fransa'sını; halkın acılarını, açlığı, emekçilerin iktidarın bir ayaktakımından ibaret olduğunu bize resmediyor adeta.
Kitapta ana karakterlerin dışında güçlü olan çok fazla karaktere yer verilmiş. Kişilerin birbirleri ile olan bağı ise sayfalar ilerledikçe daha da ilgi çekiyor ve kitabın sonuna dek devam ediyor. İyi niyetli, kötü kalpli, öfkeli, sevecen, intikamcı, affedici, vicdanlı yani çevremizde olduğu gibi hayatta olduğu gibi karakterlerle örülmüş kitap ve hepsinin ana olay etrafında kendi hikayeleri var aslında.
İnsandan başka hiçbir canlının bu denli acımasız olamayacağını, ezilenlerin bile fırsatını bulduğunda başka insanları benzer acılara maruz bırakabileceğini, yani insan denilen varlığın akıl sır ermez kötülük