Orijinali, İngilizce dilinde yazılmış bir Türk yazarın romanı:‘There are Rivers in the Sky ’
Öncelikle, bir yazarın iki dilli olması, Türkçe’nin yanısıra İngilizce de düşünüp yazabilmesi büyük avantaj; sanırım farklı dilde sansürlenmeden yazması ona da mesafe ve özgürlük sağlıyor. Bu konuda kendisini takdir ettiğimi de belirtmeden geçemedim.
Elif Şafak’ın ‘bu kitabı yazarken çok ağladım’ diyerek bahsettiği son romanı; merkezine tek bir su damlasını metaforik olarak koyan, 2 coğrafyada akan 2 nehir (Thames & Dicle) etrafında gelişen, destansı bir hikâye. Tesadüfün güzeli, kitabın bir kısmını da Ege Deniz’inde su kenarında okumuş olmam..
Kahramanları Arthur, Narin, Züleyha…
*Arthur.. 1870’de Londra’da Thames Nehri kıyısında doğan fakir ama zeki bir çocuk. Hayat onu bir gün British Museum girişinde Mezopotamya’dan gelen Asur imparatoru Asurbanipal’ın Kütüphanesi’nin koruyucu Lamassuları (boğa gövdeli kuş kanatlı insan başlı heykeller) ile karşılaştırır. Arthur bundan çok etkilenir ve bu coğrafyayla antik eserleri araştırmaya başlar. Zamanla Asurbanipal’ın Kütüphanesinden gelen kil tabletleri okumayı öğrenir. Bu tutku onu Gılgamış Destanı’nın kayıp Tufan tabletinin ardından yolu Mezopotamya’ya uzanan uzun bir yolculuğa çıkarır.
*Narin.. 9 Yaşını dolduran bu Ezidi kızı Irak-Laleş Vadisi’nden getirilen kutsal suyla vaftiz ediliyordu. Doğduğunda sağlıklı bir bebekken, ilerleyen zamanlarda onu vuran hastalık nedeniyle duyma yetisini gitgide kaybediyordu. Doktorun dediğine göre 8 ay sonra tamamen sağır olacaktı.
*Züleyha.. küçük yaşta anne ve babasını selde kaybederek yetim kalmıştı. Evliliğinin yıkıntıları arasından sıyrılıp, o da kendini Thames Nehri üzerinde yüzen bir evde bulur.
Arthur, Narin ve Züleyha’nın hikâyelerinin farklı zamanlarda geçmesine rağmen, ortak noktalarda buluştuklarını
Bir çukur kazdım ve onu içine yerleştirdim. Sonra annemle babama şöyle dedim: ''Youqing geliyor, ona iyi bakın. Hayattayken ona iyi davranmadım. Siz benim yerime ona iyi bakın!"