Kırk yaşında kadın diye bir şey var. Evet var gerçekten böyle bir şey, aslında uyanma otuz beşli yaşlarda başlıyor ama o mahmurluktan kurtulman da zaman alıyor. Sarsılıyorsun, dağılıyorsun, savruluyorsun bir de bakıyorsun ki bir sürü şey edinmişsin, pek azı senin, aldıkların az verdiklerinden, kalkışın az düştüklerinden, ne kadar tırmandıysan o kadar düşmüşsün, ne kadar çok emek verdiysen o kadar çok boş dönmüş açtığın avuçların…
Kullandığın sözcükler bile senin değil. Cebine sıkıştırılmış üç beş sözcük çoğu kabul ifadeli. Fikirlerin olmuş yıllarca savunmuşsun bakıyorsun ki senin fikrin bile değil sadece kabul etmişsin sorgulamadan. Çok vermişsin az almışsın işte. Acıyor işte sonra da o hoyratça harcadığın her şeyin. Bir de bakıyorsun ki kalmamış kalsın istediğin, gönlüne buyur etmiyorsun işte ondan sonra kimseyi, ıssızlaşıyorsun, yalnızlığı sevişin bundan. Yahu o kadar kızmışsın ki yerli yersiz her şeye, asıl gereken yere öfken bile kalmamış. Kabullerin bu yüzden. Sabretmişsin, affetmişsin, içine atmışsın hep neyinden verdiysen onun yerine, boşalan yerlere hep başka, hep başka şeyler koymuşsun.
Artık kırk yaşındasın; daha cesur, daha güzel, daha temkinli, daha özgürlükçü. Kırıyorsun zincirlerini bir bir, eski korkaklığından alıyorsun cesaretini, sesin sustuklarından yükseliyor, yaşını alıyorsun tüm yaşamadıklarından ve sen artık daha sensin. Ve artık diyorsun ki; biraz da başkaları bana tutunsun, benim sustuklarımı onlar konuşsun, onlar düşünsün bir kere de benim umduklarımı, “BEN DE VARIM!”diyorsun artık bu hayatın içinde. Ve aslında hayat şimdi başlıyor. Önce keşkelerin çıkıyor yoluna bir bir geçiyor gözünün önünden için sızlıyor bu geç kalmışlığına, bir keşke daha vuruyor bağrına: “Keşke her yere geç kalsaydım da kendime vaktinde gelseydim…” Bir pişmanlık