‘’İnsan kapkaranlık bir odada nefes almaya bile çekinen öteki insanın varlığını nasıl hissederse ben de sinemayı öyle hissetmiştim. Ve işte tam bu noktada bende, sabitleştirilmiş, mühürlenmiş zaman düşüncesi şekillenmeye başladı.’’
Bu noktada Batılı filozoflardan ayrılıp bizim Doğu dünyasına yönelmek istedim. Şirazlı Sadi'nin insanı nasıl tarif ettiğini not ettim defterime: "Yek katre-i hunest ve hezar endişe", yani “Bir damla kan ve bin endişe." İşte unutmayı başaramayan insanın trajedisi bu sözlerde gizliydi.
“...kapıda eskiden tokmak vardı, günümüzde de kapıcılar var. Ama işte meraklı, tam da bunları görmek ister. Sessiz, sakin bir eve, davet edilse bile girmek istemez; tanık olmak istediği, kilitler, sokak kapısı ve kapıcılarla korunan şeylerdir.”