Suyun kurusun kanadın kırılsın değirmen
Yetişir beni öğüttüğün
Bırak cahilliğim saflığım gitmesin elden
Bilmek yanmakmış büsbütün.
Ben ettim sen etme kuzum değirmenci baba
Boşuna değil bu telaş
Öğrettiğin acı şeyler gelmiyor hesaba
Mola ver dönmesin bu taş.
Allahını seversen yarıda kes bu işi
Sürmesin bu korkulu düş
Rüzgar dalda bırakır yarı olmuş yemişi
Tam olanı düşürürmüş.
(1 Haziran 1948)
Cahit Sıtkı TARANCI
Anadolu'da küçük bir kasabada, kendi halinde yaşayan insanlar bir gün, ilçenin kaymakamı da dahil olmak üzere kasabanın bütün devlet görevlileri bir evde alem yaparken, mal müdürünün adının hakkını verir ve zelzele oluyor der.. Hepsi sarhoşluktan, panikten düşer, yuvarlanır, yaralanır. Alem yaparken ev sallandı demekten korkan kasaba efradı da zelzele oldu diye dedikodu çıkarmak zorunda kalır. Alemde bulunan kasaba doktoru "kaymakam ağır yaralı" der. Deprem söylencesinin padişaha kadar ulaşmasıyla meselenin resmi bir hal alması anlatılır.
Osmanlının uzun yıllar boyunca geçirdiği depremi anlayabilmesi için traji-komik bir yanlış anlamaya ihtiyacı vardır sanki. İstanbul dışında neredeyse her yerin sıradan, köhne ve değersiz sayıldığı bir ülkenin sefalet, yokluk ve savaşların bellerini büktüğü insanların devletinden umudunu kestiğini ne güzel anlatır! (sayfa 141)
Halkın depremden, ortada dönen dolaplardan, Osmanlı’yı kanser gibi sarmış yolsuzluklardan haberi yoktur. Halk sadece kendi yoksulluğunu bilmektedir ve bunun sebebini “taktir-i ilahi” olarak açıklamaktadır.
"..Hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şeydim. İşte ben
Hiç kimselerin tutmadığı oyunlara giderdim
Bir kedi ayaklarıma sürtünerekten geçerdi - ki benim yaşamamda
Her zaman bir kedi bulunur, onu ben
Bir imza gibi yazılarıma koyarım -
Ve duvarlar yumuşardı, sarkardı
Ellerimle ittiğim olurdu onları bu yüzden
Terlerdim
Sonra bir gazoz içerdim ki, yani ben
Kısaca söylemek gerekirse, bazı şeyleri hep geciktirirdim
Mesela bir mürekkep balığına, bir bahçe kapısının oymalı demir parmaklıklarına
Saatlerce baktığım olurdu, orkideler satılan bir dükkanın
Önündeki çiçek artıklarına
Bir bira çekme makinesine, ne bileyim
Yazısız bir kağıda günlerce baktığım olurdu
Ve yıllarca bir saplantıya
Giderek bakmanın tam kendisi olurdum. Yani ben
Bakmanın düzlüğü ve hiçliği ve sonrasızlığındaki şey
Olurdum ki, başkalarını hiç mi hiç ilgilendirmeyen
Yapayalnız bir ben kurardım
Yapayalnız bir ben kurardım ve kedi
Salona girerdi birden, başlama saatini
Bir o somutlardı sanki."