“Kendini hapiste bulan bir insan kalkıp evine gitmek istedi diye onu nasıl küçümseyebiliriz? Ya da, kaçamıyorsa bile duvarlar ve gardiyanlar dışında bir şeylerden söz etmesi suç mu? Mahkûm onu göremese de dışardaki dünya hala gerçektir…”
Bir ülkede 30 yıl içinde: 1 Başbakan, 2 Bakan, 1 Kurmay Albay, 3 genç ipe çekilir; sokaklarından her gün oluk oluk kan akar, 30 yılda 8 sıkıyönetim, 1 ihtilal, 2 ihtilal girişimi, 2 kez Silahlı Kuvvetler muhtırası yaşanır ve - bütün bunlardan sonra - “oh demokrasimiz ne iyi işliyor” diyorsak, bu gibi görüşlerin sahiplerini “tam teşekküllü” hastanelerde “tedavi” ettirmek gerekir.
Faşizme teşne, Anayasa’dan şikayetçi en geri ve iş birlikçi sınıflar iktidardadırlar ve faşizmin en koyusuna doğru yol almaktadırlar. Bundan daha kötüsü, Türkiye’nin koşullarında düşünülemez. Fakat ülkemizin dâvası, kötülerden en az kötüyü seçme dâvası değildir! Mazlum ülkeler arasında ilk kurtuluş savaşını veren Türkiyemiz, en geri ve uydu ülkeler safına sürüklenmenin ayıbını silebilmek için, kurtuluş yolunda, 1919 yıllarında olduğu gibi bir sıçrama yapmak zorundadır. Bu büyük kurtuluş sıçramasını yapabilecek miyiz?