Siz merhametten, acıma duygusundan, yalnız kötülük doğacağına inanmışsınız. Yerine göre haklısınız.. Fakat ondan ne büyük iyilik doğacağını unuttuğunuz için en büyük hakkı kaybediyorsunuz.
youtu.be/Jf7Ne0aAanU
Kitabın; anlatıcısının ölüm olduğunu düşünün, kulağa biraz ürkütücü geliyor değil mi?
Söze kısaca kitabın konusunun; ikinci dünya savaşını ele alarak yazılmış olduğuyla başlayabilirim.
Belki bu cümle kitabı okumayan çoğu kişi için yeterli gelebilir.
Lakin kitabı okumaya başladığınız zaman kelimelerin inceliğini o kadar güzel kavrıyorsunuz ki. O kadar tatlı detaylar varki. Cümleler hem kahkaha barındırıyor hemde hüzün. Bir sayfada diyaloglara doyasıya gülerken diğer sayfada derin bir üzüntü sizi kollarını açmış karşılıyor.
Beni kitapta en çok sinirlendiren ve üzen olay insanların gerçekten nasıl bu kadar vicdansız, merhametsiz olabilmesiydi.
İnsan, sadece insan olduğu için var olamaz mıydı ?
Alt tarafı bir kaç insan tanıyıp gitmeyecek miydik bu dünyadan?
O zaman bu kadar insan (Yahudi) düşmanlığı nedendi?
Kitabın karakterlerine gelirsek eğer çoğu karakteri sevdim. Her biri kendi içinde mükemmel.
Ama kanım en çok;
•Her zaman merhamet sahibi olduğu için Domuzkız Liesel'e
• Jesse Owens gibi hissetmek için kendini tamamen siyaha boyayıp metrelerce koşan Rudy'e
•Tek suçu yahudi olan Max'a
•Liesel'in kütüphaneden kitapları kolay çalabilmesi için, evinin camını devamlı olarak açık bırakan Vali'nin karısına
•Ve ölecek olan bir Yahudiye ekmek verdi diye 4 kırbaç darbesi yiyen Keriz Hans'a ısındı.
Kitapları evim gibi gördüğüm doğrudur bu yüzden aileme yeni katılan insanları kısaca size tanıtmak istedim.
Sevdiğim kitapları zorla herkese okutma isteğimde doğrudur. Benimle aynı hisleri, aynı kelimelerde takılı kalmalarını isteriim.
Konu yine dağılmadan kitaba dönersek daha iyi olacak gibi. :)
Markus Zumak'ın kaleme aldığı 574 sayfalık kitap. Sayfa sayısı sizi korkutmasın ben iki günde bitirdim.
Kitabın sonunun çok güzel bittiğini ve filmininde izlenmeye değer olduğunu
Kitap HırsızıMarkus Zusak · Martı Yayınları · 202114,5bin okunma
Uzun zaman sonra kitap incelemesi yazıyorum, içimde bayram sevinci yaşayan bir çocuk var sanki. Kitaba geçmeden bir kaç şey söylemek istiyorum. Bazı kitaplar kitaplıkta uzun zaman kalır, elimiz hep gitmek ister ama hiç gitmez, bir gün alıp okumaya başlarız ve o kadar beğeniriz ki kendi kendimize kızarız. Bunca zaman nasıl okumazsın, kendini bu muazzam eserden nasıl mahrum bırakırsın diye. Ben bundan hem üzüntü hep mutluluk duyuyorum. Bütün dünyaya haykırmak istiyorum bu kitap bir harika dostum! Hemen okumalısın ve hemen bana yazmalısın, üstüne konuşmalıyız diye! :) Ve bu öyle bir kitap.
Eh kitap incelemesine gelelim :)
1960’lı yılların başlarında Konya Beyşehir'den İstanbul'a göç eden Aktaş ve Karataş ailelerinin elli yıllık tutunma hikâyesini merkeze alarak göç, toplumsal dönüşüm bireysel varoluş süreçlerini İstanbul özelinde anlatıyor.
Diyerek başlayalım Google amcanında belirttiği gibi.
Kitabın 1960 senesinden başladığını söylemiştim. Benim dikkatimi çeken ilk şey şu oldu. 1960’dan günümüze kadar hiç mi bir şey değişmez?
İstanbul gelişmiş, yeni yeni binalar, yollar köprüler yapılmış, ama insanımız maalesef hiç değişmemiş.
Yobazlığı, cahilliği, ataerkil toplum inancı, şiddete meyilli oluşu, adaletsiz ve ırkçı oluşu baki kalmış. Senelerden beri insanı insan olarak sevmeyi öğrenememişiz.
Kitabın içinde o dönemin siyasi ve sosyal olaylarına bol bol tanık oluyoruz. Ben sürekli araştırma yaparak okudum ve bu ülkenin insanlarına olan inancım maalesef kalmadı.
‘Aynı fikirde değiliz diye kimse kimseyi eskiden olduğu gibi sokakta vurup öldürmüyor artık.’
Diyor Orhan Pamuk. Bence cinayeti gizlemesini çok iyi biliyoruz. Acı gerçek bu.
Siyaseti ve o dönemin sosyal olaylarını bir kenara bıraktığımız zaman, erkeklerin kadınlar üzerinde üstünlük kurma çabasını görüyoruz. Ben
"Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. Ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. İnsan, kendi bulurmuş doğru yolu. Ben bulamazdım. Bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. Başka türlü bir itina ile tutmalıydılar beni Daha fazla değil, farklı. Normal bir insan olmaya zorladılar, boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da, anormal dediler. Ben de kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım."