Karar vermeden önceki birkaç gece, yaşamımız üzerine uzun uzun düşündüm. Berbat bir yaşantı bizimki, öyle değil mi? Yeryüzünde insan olarak adlandırdıkları şu küçük üç kağıtçı olmak ağır ve aşağılayıcı bir durum; kurnaz, açgözlü bir solucan bu, sürünüyor, acele acele çoğalıyor ve yalanlar söyleyerek kellesini kurtarıyor- yalan söylemezse bir süre sonra ölmesi işten değil. Ama ben de solucan olacağım. Benim de çocuklarım olsun, benim de küçük hesaplar düşünen kafamı bir gün ayağın biri düşüncesizce eziversin. - Hepsini uysallıkla kabulleniyorum. Aslında seninle ikimiz de düşmüş varlıklarız dostum, ama bunda da ufak bir teselli bulunabilir: Sen benim ağlayış sızlayışlarımı duyacaksın ben de seninkileri; mesele yargıç önüne gelirse de tanığımız hazır olacak! Cinayetin ulu orta işlenmesi iyidir; böylelikle mutlaka görgü tanıkları da bulunur.
Gerekirse yalan da söyleyeceğim. Peygamberlerin söylediği türden, oyunvari serbest yalanlardan değil, yazın tüyleri boz rengine bürünüp kışın yine beyazlaşan ve kulaklarını saklamak zorunda olan bir tavşanınkine benzer yalanlardan olacak bunlar. Ne yaparsın, her ağacın ardında elinde tüfeğiyle bir avcı gizlenmiş! Bir açıdan bakınca kabul edilemeyecek bir suç gibi geliyor ve böyle bir yalancılığın toptan mahkum edilmesi gerekiyor, ama bizim de hayatta kalmamız gerek dostum. Bırak kenardan izleyenler bizi istedikleri gibi yargılayıp mahkûm etsinler, gerekirse kurtlar gibi de yalan söylemesini biliriz: Aniden ileri atılıp gırtlağa yapışırız; hayatta kalmak gerek dostum, hayatta kalmak; hem ıpılık kanın bu kadar iştah açıcı ve lezzetli olmasının sorumlusu biz miyiz! Aslında ne sen ne ben yalancılığımızla, ikiyüzlülüğümüzle, gaddarlığımızla gurur duyuyoruz, hele kana susamışlık içime hiç sinmiyor doğrusu.
Ama yaşamımız ne denli rezil
Git, en koyu siyah boyayı al, bir elinde de dünyanın en büyük fırçası olsun ve ömrümün dünü ile bugününü kapkalın bir çizgiyle böl. Musa'nın asasını al, zamanın derinliklerine doğru sel gibi akıp giden zamanı ikiye ayır - bugün benim halimi ancak böyle duyumsayabilirsin.
Şu Yeryüzünün geçmişine bakıyorum da, arzu ve özlem içindeki milyarlarca siluet asırlar, ülkeler boyu ağır ağır akıp gidiyorlar. Köle bunlar. Ellerini umutsuzca göğe açmışlar, zayıflıktan kaburgaları ince derilerini yırtıp çıkmak üzere, gözleri yaşlarla dolu, feryat etmekten hançereleri kurumuş. Bu tarihte akılsızlık ve kan, zorbalık ve yalan görüyorum, sürekli çiğnedikleri yeminlerini duyuyor, Tanrı'ya dua ederken ağızlarından çıkan her insaf ve merhamet yakarışında, üzerlerine bastıkları toprağı nasıl aşağıladıklarını dinliyorum. Ne kadar öteye bakarsam bakayım, Yerkürenin her kıvrım ve bükümünden alevler, dumanlar yükseliyor; kulağımı ne kadar derinlere verirsem vereyim, her yerden, ardı arkası kesilmeyen figanlar işitiyorum: Yoksa yeryüzünün midesi ağıt yakanlarla mı dolu? Ağzına kadar doldurulmuş kadehler görüyorum, ama hangisine dudağımı dokundursam, sirke ve safra tadı var: Acaba, insanın başka içeceği yok mu? Peki bu, gerçekten de insan mı?