Düş gibi ve gerçekten tinsel bir oda, hafif pembe ve mavi bir havası var.
Pişmanlık ve arzu kokan tembel bir banyoda yıkanıyor burda ruh. Tanyeri gibi bir şey bu, mavimsi, gül kuru su; güneş tutulurken görülen şehvet düşü.
Ortaçağ düşünürleri bu simulacrum meselelerini Baudrillard’dan çok daha iyi biliyorlardı, çok daha akıllıca kavnyorlardı çünkü insan her zaman bu simülasyon içerisinde buldu kendini. Simülasyon kendi içerisinde kötü bir şey değildir. O kadar simülatif varlıklarmışız ki bunu anlamak için Ortaçağ teolojisini falan okumak yeterli
Fikirler bizim karşılaşmalarımızdır, yani sahip olduğumuz şeyler değildir. Başımıza gelirler: Şu tarafa bakıyorum bir fikir var, şu tarafa bakıyorum başka bir fikir, şu tarafa bakıyorum başka bir fikir. Her perspektife göre mutlu oluyorum, keyifleniyorum, ama Tanrı'ya dair bir fikir olmakla kalmaz o, o fikrin de fikrine, bendeki Tanrı fikrine dair bir fikrim de olabilir.
Kitap mekân, toplum ve insan ilişkisini materyal ve tinsel olarak ele almaktadır. Mekânın, tesadüfi bir üretimden ziyade insanın hikayesinin bir çıktısı olarak üretilmiş, tinsel bir yapı olduğunun altını çizmektedir. Mekanın üretiminin ise insanın kadim hikayesi ile başladığını vurgulayarak geleneksel toplumdan modern topluma insan ile mekân arasındaki ilişkinin iz düşümünü ortaya koymaktadır. Dolayısıyla insanın mekân ile ilişkisini anlamak, eşyanın mahiyetini ve tabiatını anlamlandırmak adına oldukça kıymetli bir eser olduğu kanısındayım.
Mekân kabuğudur insanın ve/veya kendisini var ettiği alandır.
Mekân, eşya ve kent olgularına ilgisi olan okurlara mutlaka tavsiye ederim.