Dilsiz bir yankıya dönerdi hayat denilen. Eğer ahiret olmasaydı, bir yere gitmeyip durakta öylesine beklemenin katmerli saçmalığıyla düğümlenirdik. Acılarımızın, kederlerimizin, yalnızlıklarımızın üzerindeki kutsallık mührü kalkar, zelil mahluklara dönerdik.Soylu amaçlar bir bir katledilirdi eğer bir diyar-ı âher olmasaydı.
Ne hafızanın bir manası kalırdı, ne acı tatlı hatırlamaların, ne de nisyanların, unutmaların. Biz varlığa, varlık bize yabancı yabancı bakakalırdık. Geçen her anı ebediyen kaybetmenin yasını tutardık bir ömür boyu.Bütün umutlar çöpe gider, tüm hayaller budanır, tüm arzular topraktan sökülmüş kurumaya mahkûm bitkilere dönerdi. Tek düze bir cızırtıya dönüşürdü eğer ki bir seyrangâh-ı daimînin ebedi sakini olmaya namzet olmasaydık.Yarım yamalak yaşanan hayat, yarım yamalak söner giderdi.Ahiret olmasaydı, yaşamak koca bir yalan olurdu. Yalan olduğunu bile bile, kendimizi kandıra kandıra yaşar, yalan olduğunu bile bile ölürdük.Viran olmuş binadan farkı kalmazdı.Eğer ebediyet için yaratılmamış olsaydık.
Hayat vakarını kaybeder, azameti gömülüp giderdi simsiyah hiçliğin içinde. Viran olmuş binadan farkı kalmazdı ne gülmenin ne ağlamanın. Ne sevginin ne nefretin. Ne hastalığın bir anlamı kalırdı ne şifanın. İyiliğe iyilik denemez, kötülüğün adı bile bir başka olurdu.Eğer, “Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmünde,” olduğu “başka, dâimi bir memlekete” gitmeyecek olsaydık;
Yaşamak dediğin bir zul, bir zulmet, kahredici bir azaptan başka bir mana bulamazdı. Gezinen günler manasız, geceler manasız, gündüzler başka bir manasız olurdu. İyilikle kötülüğün, hayırla şerrin, merhametle nefretin arasında hiçbir sınır kalmaz, ayrılıklarla vuslatlar manasızlık denizine batıp hiçlik içinde yokluğa karışır giderdi.Eğer ahiret