Arkadaşlık bana uyku gibi geliyordu. Hani insan uykuya varacağını düşünmeden gözleri tatlı tatlı ağırlaşır da farkına varmadan uyuyakalır, rahat eder. Derler ya, arkadaşı seçmezden önce, dikkatli, tedbirli davranmalıymış, arkadaşlık yavaş yavaş geliştirilecek bir bitkiymiş. Ağır ağır büyüyen meşe ağacı mı yetiştiriyoruz yahu? Gönül akınca paldır küldür akar, turp sulayan arklardan yürüyormuş gibi seyrek ve idareli akmayı kabul etmez. Hem şu kısa ömürde, acaba iyi mi ediyorum, fena mı açılıyorum diye düşünecek vakit mi var? Hani ya mevsim kurakmış da, adam soğan fidanının yanına dikilip, soğana, "Görüp göreceğin su bundan ibarettir!" diyerek, soğanı ayıp bir tarzda sulamış. Dünyada felek de arkadaşı öyle verir.
Arkadaşı verdi miydi de, a canım bunun burası iyi ama şurası kusurlu diye düşünmemeli. Felek, Praksitel'in yonttuğu bir heykel gibi kusursuz yaratık yapmaz. Elbette kusurlu bir tarafı olacaktır. Ben bu kadar erdem verdim, karşılık olarak şu kadar erdem isterim denemez. Dünya bakkal dükkânı mı?
Eve yaklaşan arkadaşın adımlarını tanırdım. Ne hoş gelirdi o yaklaşan adımların sesi, sonra birdenbire görülen sevimli yüz. Kimi sefer kolkola girerek ve sevdiğim bir türküyü bir ağızdan söyleyerek gelirlerdi. Kapıya koşardım, açardım: "Merhaba!" Can. Onlar bana ya da ben onlara gidince içimi dökerdim. İnsanın arkadaşa karşı dili ne güzel çözülür. Fikirler göz kırpmaları gibi kendiliklerinden geligeliverirler, öyle ki, insanın kendisi bile fikirlerin kalabalık haline gelişine şaşar. İnsanın düşünüşüne bir çeviklik gelir, bellek dipdiri kesilir. İşte o an, dünya değişmiş gibi olur. Artık yeryüzünde karanlık geceler kalmaz. Trajediler, can sıkıntıları panik verip kaçarlar.
O arkadaşların çoğu öldü. Kimi zaman "Artık sıkılıyoruz burada, sen de gelsene" dediklerini duyar gibi