Tüm çocuklar yaralarını koyar sırt çantasına, çeker gider o evden. Pencere önlerinde gelsin diye beklersin sonra, Bir gün büyüdüğünde üzmesinler, ezmesinler istiyorsan yavrunu, önce sen üzme, sen ezme. Senin değer verdiğine tüm dünya değer verir ve senin doyuramadığını doyuramaz insanlık bir araya gelse.
- Dilek Bilgiç Esen
“Düşünce özgürlüğünü bir kavram olarak bile ortadan kaldırmanın en iyi yolu, düşünmeyi bilmeyen kuşaklar yetiştirmektir.”
GAMZE
@amoureux_des_livres
·
Bazı kitaplar vardır. Sizi şok eder ve her satırıyla yerinize mıhlar. Asılacak Kadın da benim için bu romanlardan biri.
Asılacak Kadın hakkında kısa bir bilgi vermek gerekirse; ilk kez 1979’da basılmış olan roman, Müjde Ar’ın başrolünde olduğu bir filme uyarlanmış, hakkında dava açılmış. Aslında gerçek bir olaydan uyarlanmış bir eser. Romanın ana konusu bir cinayet ancak bir cinayet romanı değil. Katili bulmak değil amaç. Katil belli ama aslında gerçek suçlu herkese göre farklı. Eseri enteresan kılan da bu, asıl suçlunun kişiye ve onun yaşadıklarına göre değişmesi.
Bütün karakterler, insanın ruhunun evrenselliğini dönemler ötesinde yansıtmasıyla bir başucu eseri aslında. Kitabı okudukça insan ırkının yaşadıklarından ders almadığını görmek, gerçekten de üzücü. Kitap ile ilgili davada yaptığı savunmada Pınar Kür gerçekten de dönemler üstünde insanlığın kolektif bilincine dair çok güzel bir şey söylemiş: “Düşünce özgürlüğünü bir kavram olarak bile ortadan kaldırmanın en iyi yolu, düşünmeyi bilmeyen kuşaklar yetiştirmektir.” Keşke herkesin kulağına küpe olsa bu söz.
Kaç hayat tanırsın bir kitapta?
Kaç yolculuğa çıkarsın?
Ve kaçından sağ çıkabilirsin bu yolculukların?
Yaralar vardır, kabuk bağlar. Kurcalamadığın zaman kanamaz. Ama bir gün bir bakmışsın, deşilmiş yaran. Hiç olmadığı gibi, hiç olmayacak bir zaman.
"Sana hangi derdimle ağlayayım bilmem ki," diyordu İskender PalaBülbülün Kırk Şarkısı'nda. Öyle bir kitap okudum ki şimdi, kimin hangi derdine ağlayayım, kime hak vereyim bilemedim. Gerçek hayatın bir yankısı gibiydi, kimin penceresinden baksam vardı bir haklılık payı, hangi eve konuk olsam düştüğü yeri yakıyordu ateş. Ortak olan tek bir şey vardı, en çok ailesinden yaralıydı insanlar, bir ömür geçmeyecek, bir kuşağa sirayet edecek bir yara varsa aile yarasıydı. Başka bir kitabında öyle güzel anlatıyordu ki yazar bu durumu: "Ayakkabı vurduğunda ayağının arkasında bir yara açılır, çorap giydiğinde o yara çoraba yapışır, çorabı çıkarttığında kabuk kopar ve tekrar kanar. İyileşmesi zaman alır. Ayakkabıyı çorapsız giyemezsin, çorapla giysen yine yapışır. Aile yaraları biraz böyledir. Yürümekten vazgeçemezsin ve attığın her adımda canını acıtmaya devam eder."
"Evde, yani 'aile içinde' de yalnızdım," Budala kitabında geçen bir Fyodor Dostoyevski cümlesi... Ama bu esere öyle yakışırdı ki...
İnsanlar yalnız.
Kalabalıklar içinde, aile içinde...
Yalnızca yalnız değil, birbirlerinin katili.
"Silahlar insanları öldürmez, insanlar insanları öldürür," der Ziya Selçuk, günden güne, eritip bitirerek, sindire sindire öldürürler.
Gönül Dağı diye bir dizi var, izleyenler bilir. Her kahraman kendi hikayesini kendi ağzından anlatır. Vay be dersin, ne hayatlar var! Kimse durduk yere kötü, taş kalpli, aksi olmaz. Vardır bir hikayesi. Teyzem var mesela. Küçükken hiç sevmezdim, çok katı bir kadındı. Büyüdükçe hak verdim, yedi çocuğu oluyor, hepsi art arda ölüyor, sekizinci