Samuel Hamilton, gece atla eve dönerken her yer ay ışığı altındaydı. Tepeler, beyaz tozlara bürünmüş birer ay gibiydiler. Ağaçlar ve toprak, ay gibi çorak ve sessiz, ay gibi havasız ve ölüydü. Kuytuluklar, ton vermeyen bir karanlığa gömülmüştü, açıklıklar ise renksiz bir beyazlıkla örtülüydü. Orada burada, Samuel’in gözüne takılan bazı kıpırdanmalar vardı. Ay ışığında beslenenler iş başındaydı. Geyikler, ay ışığında bütün gece otlar, gündüzleri de çalılar arasında uyuklarlar. Tavşanlar, tarla fareleri ve kovalanan bir sürü küçük yaratık, bu gizleyici ışıkta kendilerini güven içinde duyar, sıçrayıp hoplar, sürünür, burunları tehlike kokusu aldı mı da oldukları yerde donup kalırlar, taşa, çalıya benzerler. Öbür hayvanlar da iş başındaydı. Uzun boylu gelincikler kahverengi ışık dalgaları halinde dolaşıyor, yaban kedileri hemen hemen hiç görünmüyor, yalnız yeşil gözleri ışıkla karşılaşıp bir-iki saniye parladığında fark ediliyorlardı. Tilkiler, kalkık burunlarıyla sağı solu koklayarak sıcakkanlı bir av arıyorlardı. Rakunlar, durgun suyun yanında kurbağalarla konuşuyorlardı. Çakallarsa, yamaçlarda acıdan ve sevinçten sarhoş, duygularını yarı ağlar, yarı güler gibi, tanrıçaları aya haykırıyorlardı. Ve hepsinin üstünde, karanlık gölgeliklerde baykuşlar uçuşuyor, aşağıya ürpertili lekeler düşürüyorlardı. Öğle sonu rüzgârı dinmişti, şimdi soluk alır gibi usuldan bir meltem esiyor ve arada bir çıplak tepelerden yansıyan sıcak hava dalgalanıyordu.