Doğuya atanan bir öğretmen düşünün. Göreve başladığı ilk gün hatta daha yoldayken “acaba buradan ne zaman kurtulacağım” “tayinimi nasıl olur da bir an önce aldırım” diye düşünüp “bir şekilde oradan gidemeyen “ bir öğretmen düşünün. İşte onun hikayesi Tatar Çölü. Tamam öğretmen değil subay, tamam okul değil kale ama aynı gitme isteği, aynı gidememe duygusu, aynı kör döngü, aynı çaresizlik, aynı bekleyiş... gitmek için yanıp tutuşup gitmemeyi tercih edenlerin öyküsü Tatar Çölü. Kendimizce gitmemeye bir bahane bulup o bahaneye sarılıp hatta o bahaneyi hayatının yaşam gayesi edinenlerin öyküsü. Bazen tereddüt ediyorsunuz o gayeye dair bazen ufukta bir şeyler bir belirtiler bir kararttılar görüyorsunuz bazen umudunuz kesiliyor ama bekliyorsunuz. Öyle bir an geliyor ki gitmek zorunda kalıyorsunuz. Gitmeyi istemiyorsunuz hatta elinizde olsa girmeyeceksiniz ama gidiyorsunuz daha doğrusu gönderiliyorsunuz. Başta bir bekleyiş bu kadar saçma olamazla giriş yapıyorsunuz. Sonra bekleyen ile bekleme arasında bağ kırıyorsunuz. Sonrasında ise bir bekleyiş bu kadar hüzünlü olamaz diye bitiriyorsunuz. Tüm gayesi öğrencilerinin mezun olduğunu
görmeyi isteyip de tam mezuniyet günü törende olamayışınızı hayal edin. O tören olup dile gelmek istiyorsunuz isyan etmek istiyorsunuz ama en gitmemeniz gereken durumda gitmekten başka bir şey gelmiyor elinizden. Kimse Drogo olmak istemez sanırım. Ne beklerken ne de giderken.