kitabını okurken kendimi bir biyografi okuyormuş gibi değil, uzun ve yorucu bir iç konuşmanın ortasında buldum. Rahel Varnhagen’in hayatı sayfalardan taşarak bana dokundu; bazen bir cümlesinde durup kendi hayatımı düşündüm, bazen de onun sorduğu sorular karşısında sessiz kaldım. Bu kitap bende en çok o sessizliği bıraktı.
Rahel, yaşadığı çağda Yahudi kimliği ve kadın oluşu nedeniyle sürekli dışarıda bırakılan biri. Ama Zweig onu bir “mağdur” olarak sunmuyor; aksine, düşünen, sorgulayan, sevilmek isteyen, ait olmaya çalışan bir insan olarak anlatıyor. Okurken Rahel’i yargılamak mümkün olmuyor. Çünkü onun kırgınlıkları, hayata karşı duyduğu öfke ve zaman zaman Tanrı’ya yönelttiği sitem, insana fazlasıyla tanıdık geliyor.
Bu kitapta beni en çok etkileyen şey, Rahel’in Tanrı’yla kurduğu ilişki oldu. Bu bir teslimiyet ilişkisi değil; daha çok hesaplaşma, hatta zaman zaman bir meydan okuma. Rahel Tanrı’ya inanıyor ama susmuyor. “Neden?” diye soruyor, cevapsız kalmayı göze alarak soruyor. İşte tam da bu noktada kitap benim için Rahel’in hikâyesi olmaktan çıkıp, kendi içimde sormaya cesaret edemediğim sorularla yüzleştiğim bir metne dönüştü.
Zweig’in dili sakin ama derin. Rahel’i anlatırken onu yüceltmiyor, kurtarmıyor, teselli etmiyor. Onu olduğu gibi bırakıyor. Bu da okur olarak bana şunu hissettirdi: Hayatın bazı sorularının gerçekten de bir cevabı yok ve belki de asıl mesele, bu sorularla yaşamayı öğrenmek.
Rahel Tanrı’yla Hesaplaşıyor kolay bir kitap değil. Bittiğinde insanın içini ferahlatmıyor; aksine, zihinde ve kalpte ağır ama dürüst bir iz bırakıyor. Kitabı kapattıktan sonra uzun süre düşündüm: Rahel Tanrı’yla hesaplaşırken, ben kimlerle ve nelerle hesaplaşıyorum?
Sevgi bir alışkanlık, bir yükümlülük ya da bir borç değildir.
Aşk şarkılarında söylenenler değildir.
Sevgi, sevgidir Athena’nın Şirinin ya da Aya Sofya’nın vasiyeti bu işte Sevgi sevgidir.
Tanımı yoktur. Sev ve fazla soru sorma. Yalnızca sev.