Athena’nın hikayesini okurken aslında Athena’yı değil, onu tanıyan insanların gözlerinden yansıyan parçaları izliyoruz. Annesinin korkuları, dostlarının hayranlığı, düşmanlarının öfkesi, aşıklarının yarım kalmış cümleleri… Hepsi bir araya geliyor ama yine de Athena’yı tam olarak tanıyamıyoruz. Belki de Coelho’nun asıl derdi bu..
Bir insanı gerçekten tanımak mümkün mü?
Bu kitapta beni en çok etkileyen şey, Athena’nın “farklı” olma cesaretiydi. O, toplumun çizdiği sınırların içinde kalmayı reddeden, sezgilerine güvenen, ruhunu susturmayan bir kadın. Bu yüzden “cadı” damgası yiyor; çünkü tarih boyunca sorgulayan, hisseden ve kendi yolunu seçen kadınlara hep aynı isim verilmedi mi? Coelho, Athena üzerinden hem kadın olmayı hem de birey olmanın bedelini sessiz ama derin bir sızıyla anlatıyor.
Roman ilerledikçe hikaye bir biyografi olmaktan çıkıp içsel bir sorgulamaya dönüşüyor. Ben okur olarak sık sık durup kendime sordum
“Ben neyi bastırıyorum, hangi sesimi susturuyorum?”
Kitap, cevap vermiyor; sadece doğru soruları fısıldıyor. Belki de bu yüzden insanı huzursuz eden ama aynı zamanda tuhaf bir şekilde rahatlatan bir etkisi var.
Portobello Cadısı herkesin kolayca seveceği bir roman değil. Lineer bir olay örgüsü bekleyenleri yorabilir. Ama ruhsal arayışlara, kimlik meselesine ve ‘öteki’ olmaya ilgi duyanlar için güçlü bir metin.
Kitabı bitirdiğimde Athena’yı tanıdığımdan emin değildim ama kendime biraz daha yaklaştığımı hissettim.