Harvard’da verdiği derslerden doğmuş olsa da bir ders notu gibi değil, daha çok dostane bir sohbet gibi okunuyor. Pamuk burada romancılığın doğası üzerine düşünüyor, kendi yazarlık yolculuğunu anlatıyor ve sevdiği romanlardan örneklerle okura sesleniyor. Kitabın en güzel yanı, ağır akademik bir kuram metni değil; aksine samimi, zaman zaman itiraflarla dolu bir okuma günlüğü tadında olması.
Pamuk, romancı ve okuru ikiye ayırıyor: “saf” olan, hayale kapılıp dünyayı unutabilen; “düşünceli” olan ise o hayalin nasıl kurulduğunu, romanın tekniğini gözden geçiren. Bu ayrım, okuru da kendini sorgulamaya davet ediyor: Ben bir romanı sadece içine kapılıp gitmek için mi okuyorum, yoksa yapısını da merak ediyor muyum? Bu sorunun cevabı her okurda farklı olabilir, ama kitabı okudukça insan, aslında bu iki yanın bir arada var olması gerektiğini hissediyor.
Pamuk’un resimle ilgisini bildiğimiz için, romanla resmi sık sık yan yana getirmesi de kitabın keyifli taraflarından biri. Bir romanı okurken zihnimizde beliren sahneleri bir tabloya bakmaya benzetiyor. Böylece roman okumanın çocukça saflığını ve entelektüel merakını aynı potada eritiyor. Tolstoy’dan Dostoyevski’ye, Cervantes’ten Stendhal’e kadar pek çok yazarla kurduğu ilişkiyi paylaşırken, biz de onların kitaplarına yeniden bakmak için iştah duyuyoruz.
Bir okur olarak bende bıraktığı en güçlü his şu: Roman okumak sadece sürüklenmek değil, aynı zamanda fark etmek, gözlemlemek ve anlamlandırmak. Yani hem hayale kendini bırakmak, hem de o hayalin nasıl kurulduğunu görmek. Bu yüzden kitap, sadece romancılara değil, romanı seven herkese, kendi okuma deneyimini yeniden düşünme fırsatı sunuyor.