Her okuduğumda aynı soruyu soruyorum: Romeo ve Juliet gerçekten bir aşk hikâyesi mi, yoksa gençliğin gözü kara bir çılgınlığı mı? Shakespeare’in en ünlü eserlerinden biri olan bu trajedi, aşkın en saf ve en yıkıcı hâlini anlatıyor. Ama bana kalırsa, her zaman romantize edildiği kadar masum değil.
Romeo ve Juliet’in hikâyesi, birbirine düşman iki ailenin çocuklarının birkaç günde yaşadığı tutkulu bir aşkın ve trajik bir ölümün hikâyesi. İlk bakışta, her şeyi göze alan, uğruna ölünecek bir aşk gibi görünüyor. Ama işin içine biraz daha derinlemesine bakınca, bu hikâye daha çok aceleye gelmiş, düşünmeden alınmış kararların ve gençliğin kontrolsüz duygularının bir sonucu gibi duruyor.
Romeo’nun, hikâyenin başında başka bir kadına (Rosaline) aşkla yanıp tutuştuğunu ama birkaç sahne sonra Juliet’i görür görmez ona âşık olduğunu unutmam mümkün değil. Bu gerçekten aşk mı, yoksa ilk görüşte etkilendiğimiz birine takılıp kalmak mı? Birkaç saatlik tanışıklıkla evlenmek, birkaç gün içinde ölümüne kararlar almak ne kadar mantıklı? Romeo’nun aşkı, çoğu zaman sevdiğinden çok, aşkın kendisine duyduğu tutku gibi geliyor bana.
Juliet ise Romeo’ya kıyasla daha olgun görünüyor ama o da gençliğin getirdiği duygusal dalgalanmalar içinde savruluyor. Henüz on üç yaşında ve aşkı, hayatı, dünyayı yeni yeni keşfediyor. Ama içinde yaşadığı baskıcı toplum, ona kendi hayatını yaşama şansı tanımıyor. Belki de Romeo’ya olan aşkı, sadece bu kısıtlamalara bir başkaldırı.
Yine de Shakespeare’in büyüsü burada devreye giriyor. Evet, bu aşk mantıklı değil, evet, belki de daha çok bir delilik. Ama yine de okurken, Romeo’nun her sözüne, Juliet’in her iç çekişine kapılmamak mümkün değil. Shakespeare, kelimeleriyle aşkı o kadar güzel anlatıyor ki, gerçekte bu kadar yıkıcı bir aşkı asla istemeyecek olsam