Cahillik hiçliğin beşiği, hiçlik de kaygısızlığın yatağıdır,
denir ya ... Bu, yeryüzünde ancak ölü bedenler için doğrudur.
Cahillik, gerçek ve sağlam bir duyarlıkla birlikte olduğunda,
ölümden de acı olur.
"Onu sevmek, nefes almak gibidir. Gel de nefes almaktan vazgeç şimdi" demiş Mevlana. Sevmek, şansın yoksa yaşarken ruhen ölmeyi göze almaktır.
Stefan Zweig' in Satranç kitabını okudum ve beğenmişle beğenmemiş arasında kaldım. Yalnız iyi olan bir tarafı var bu yazarın; olay örgüsü kuvvetli ve okurken film izliyormuşçasına bir his uyandırıyor. Bu yüzden şansımı Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabında denedim ve bayıldım. Kitabı kesinlikle tavsiye edeceğim için spoiler vermeden yoğunlaştırılmış duyguların kenarlarından kalemle geçmek istiyorum.
İnsan bir defa aşık olabilir ve eğer bir çok defa aşık olduğunu idda edebilen varsa hiç aşık olmamıştır çünkü şanslıysan aşk bir defa uğrar ve gider. Karşılıksız aşk, bedenen yaşayıp ruhen hayata veda etme cesaretidir bana göre. Herkes aşkı farklı şekilde yaşayabilir ama bazıları yaşayamaz ve yazmaya çalışır.
Bilinmeyen bir kadından bilinen bir adama yazılan bu mektup sevgisiz ve sadakatsiz geçen bir ömrü kaleme almış. Yaş küçük, aşk kapıda ve sevdiğin kişi sadece kapı altından bir ayak sesi...
Bir hayatı bir zarfa sığdırmış, halinden memnun, yaşama çocukluğundan ruhen veda etmiş bir kadın kaç kişiye nasip olur bilmiyorum. Seviyorsun, unutluyorsun tanınmayan bir yüz haline geliyorsun ve sevdiğin insanın yüzünü her insanda görüyorken, sevdiğin insan senin yüzünde hep tanımadığı farklı yüzler görüyor.
Evine giriyorsun, hayatına dokunuyorsun, şansın varsa bir iki kelime konuşup nefesini hissediyorsun şansın yoksa uzaktan izleyip ölmeye devam ediyorsun. Bir ölümü bir kelime ile anlatabilirsin ama kağıtlara dökülen ölmeyi dinlemek kolay değil. Ellerinde titreme, gözlerinde buğulanma ve vazonda artık gül yoksa her şeyin sonuna geldiğini anlıyorsun. Bir sabah uyanıp o vazoyu boş görmek artık asla dolmayacağının bir
2010 yılının son günleriydi. Ankara’da, bir parkta arkadaşımı beklerken kitap okuyordum. Yanıma orta yaşlarda, saçı sakalı birbirine girmiş, kirli, kâğıt toplayıcısı bir adam geldi. Kâğıt topladığı el arabasını biraz ileriye bırakıp selam verdi.
Elimdeki kitaba bakarak ‘’Psikanalitik kuramın babası’’ dedi. Doğru söylemişti, Freud’un Aforizmalarını okuyordum. Şaşırmıştım. Nereden biliyor bu adam bunları diye düşünürken cebinden bir poşet çıkarıp tütün sarmaya başladı. ‘’O kitapta şöyle yazıyor’’ dedi;
‘’Bir gün dönüp geçmişe baktığınızda, mücadelelerle geçen hayatınızın en güzel yılları olduğunu fark edeceksiniz. ‘’
Freud’un en sevdiğim sözünü ezberlemişti. O an anladım ki bu boş bir adam değil.
Tanışıp, sohbet etmeye başladık. İsmi Ardaş’mış . Ankara Üniversitesi Matematik bölümünü bitirdikten sonra annesiyle Almanya’ya gitmişler. Orada bir şirketin muhasebe işlerini yapmaya başlamış. Evlenmiş, kızı olmuş. Türkiye’ye 10 yıl sonra ilk kez annesinin cenazesini getirmek için gelmiş. Annesini defnettikten sonra geri Almanya’ya dönmüş. Güzel bir düzeni varken trafik kazasında eşini ve kızını kaybetmiş. Geri Türkiye’ye dönmüş. İlk zamanlar işsiz kalmış. Komilik, valelik, temizlikçilik yapmış. Hakaretlere dayanamayıp hepsinden ayrılmış. Kimseden iş istememiş. Kağıt toplamaya başlamış.
Gözlerinin içine ilgiyle bakarak dinlediğimi gördükten sonra beni yaşadığı yere davet etti. 2 gün sonra yılbaşı gecesiydi. Ne yapacağını sordum. ‘’Şatomda olacağım’’dedi. ‘’Beni de kabul eder misin?’’ dedim. ‘’Memnun olurum’’ dedi.
2 gün sonra, yılbaşı akşamı Ardaş abinin Şato dediği balıkçı barınağına benzer ahşap kulübeye geldim. İçerisi düzenliydi ama biraz kirliydi. Bunları hiç umursamadım çünkü kulübenin 2 duvarı boydan boya kitaplarla doluydu. Tahtadan raflar yapmış kitapları onlara