Bizim türümüzde saldırganlığın örgütlenmiş biçimlerinden biri de topluluk ünitesi içindeki aile ünitelerinin kendi yerleşim bölgelerini savunma çabalarıdır.
Aile ünitesinin "ev" çevresinin mekân olarak savunulması, bütün mimari gelişimlerimiz boyunca yerini korumuştur. En büyük binalar bile, konut olarak yapıldıklarında usanılmadan her aileye kadar tekrar bölünür. Mimari "iş bölümü" yoktur, ya da yok denecek kadar azdır. Lokanta ve meyhane gibi "komünal" yeme içme binalarının yapılması bile, aile ünitesi bölmelerindeki yemek odasından vazgeçilmesine sebep olmamıştır. Kaydettiğimiz bütün ilerlemelere rağmen, şehir ve kasabalarımızın planlarına, o eski çıplak maymun ihtiyacımız, topluluğu küçük aile yerleşim bölgelerine ayırma eğilimimiz hâkimdir. Kat kat taş blokların henüz yükselmeye başlamadığı yerlerde, savunulan bölge, tel örgü, çit ya da duvarlarla, dikkatle örülüp komşulardan ayrılmıştır. Ve bu sınırlara, toprağa bağlı diğer hayvan türlerinde görülen saygı gösterilir.
Aile toprağının önemli bir özelliği de, diğerlerinden ayırdedilebilecek bir niteliği olmasıdır. Başlıbaşına ve sınırlanmış olması ayırdedilmesine yardımcı olsa da bu yeterli değildir. Biçimi ve genel görünümü ile kolayca tanınabilir olması, dolayısıyla orada oturan ailenin "kişisel" malı olduğu belirtilmelidir. Bu kural her ne kadar aşikâr görünse de, çoğu kez ya ekonomik nedenler, ya da mimarların biyolojik etkenlerin farkında olmamaları yüzünden unutulmuş, önemsenmemiştir. Dünyanın birçok şehir ve kasabası tekdüze, birbirinin eşi evlerden kurulu sonsuz sokaklarla doludur. Apartmanlardaki durum daha da kötüdür. Mimarlar, müteahhitler, plancılar tarafından böyle evlerde oturmaya zorlanan ailelerin yerleşim bölgeleriyle olan ilişkilerine inen psikolojik darbe hesaplanmayacak kadar ağır