"Biz, sıradan insanlar, yalnız bir sefer ölürüz. Ama büyük adamlar iki sefer ölürler. Birinci sefer bu dünyayı bırakıp gittikleri, ikinci sefer de bıraktıkları eserler, yıkılıp kaybolduğu zaman."
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kıskanmak, ilk kez 1937 yılında ‘’Kıskançlık’’ adıyla Tan gazetesinde tefrika edilmiş. Daha sonra 1946 yılında Hilmi Kitabevi tarafından kitap olarak basılmış. 1994’ten 2020’ye kadar ise Oğlak Yayınları tarafından yayımlanmış. Yazarın yayın hakları geçen yıl Everest Yayınları’na geçmişti. Bu baskıda gazetede yapılan tefrika, 1946 baskısı ve son olarak Oğlak Yayınları tarafından yapılan 2020 baskısı karşılaştırılarak yer yer bu baskılardaki farklılıklar dipnot şekilde verilmiş. Bu bakımdan özenli bir baskı olduğunu başta söylemek isterim.
Roman, Enis Batur’un ön sözüyle, bir başka deyişle bir incelemesiyle başlıyor. Açıkçası romanı okumadan bu tip yazıların okunması pek faydalı olmuyor. Romandan önce Enis Batur’un yazdıklarını okudum ancak benim için pek bir şey ifade etmedi. Daha sonrasında Fethi Naci’nin 17 sayfalık Kıskanmak üzerine yazdığı eleştiriyi okudum ve Enis Batur’u âdeta yerden yere vurduğunu gördüm. Enis Batur’un bahsettiklerinin hemen hemen hiçbirini doğru bulmayan Naci, Batur’un eleştirilerini bir bir çürütmüş. (Bakınız: Yüz Yılın 100 Türk Romanı)
Romanın konusuna kısaca değinmek isterim. Romanın başkahramanlarından Halit, kendisinden yirmi bir yaş küçük bir kadınla evlenir. Romanın bu evresinde Halit kırklı yaşlarının sonundadır. Halit’in kız kardeşi Seniha ise Halit’ten sekiz yaş küçük, kendisini bildi bileli abisini kıskanan bir kadındır. Bu kıskançlıkta annesi ve babasının payı büyüktür. Halit güzeldir, Seniha çirkin; Halit yurt dışında tahsil görür, Seniha ise abisine para gönderildiği için İstanbul’da bile okutulmaz. Hatta maddi sebeplerden kendisine çıkan kısmetler bile geri çevrilir. Seniha’ya son darbeyi ise annesi vurur ve Halit’i kastederek güzellik bakımından keşke ona çekseydi bile der. Hâl böyle olunca Seniha’da küçük yaşlardan itibaren
Mahsur Kadın, her ne kadar tür olarak öykü kategorisinde gösterilmiş olsa da bana göre edebî bir metin değil. Daha çok tarihî bir belge diyebiliriz. Yazarlığıyla bildiğimiz Andre Gide, aynı zamanda ceza mahkemelerinde jüri üyeliği yapıyor. Jüriliği sırasında tanık olduğu 2 davayı da bu eserinde konu edinmiş.
2 davadan birincisi Mahsur Kadın Davası olarak adlandırabileceğimiz, bir kadının 25 yıl boyunca annesi ve abisi tarafından bir odaya kapatılarak ona âdeta mahkûm hayatı yaşatılmasını konu alan davadır. İkincisi ise Redureau Vakası olarak adlandırılan davadır. Burada söz konusu suçlu, on beş yaşındaki Marcel Redureau, çalıştığın çiftliğin sahibi başta olmak üzere toplamda 7 kişi canice katleder. Bu kitapta söz konusu davaların suçluları ve kurbanları üzerine detaylı incelemeleri Gide vasıtasıyla okuyoruz.
Gide, genel olarak olayları üçüncü bir göz olarak bizlere aktarandır. Kitapta gazete yazıları, davalarda görev alanların raporları, tanıkların ifadeleri gibi detaylar aktarılıyor. Kitabın bazı bölümleri soru-cevap şeklinde ilerliyor. Yine ilk dava ile ilgili bazı görseller, dönemin gazetelerinde çıkan haberler paylaşılmış. Başta da dediğim gibi bu kitap bir öyküden ziyade tarihî bir belge, yaşanmış olayların raporu niteliğinde. Olaylar bize bağlamından koparılarak yeni bir kurgu içinde sunulmuyor. İlk davada gerçek isimler yerine kullanılan farklı isimler var ancak ikinci davada isimlere de dokunulmamış.
İlk davada odak noktası daha çok kurban iken ikinci davada suçludur. Mahkemenin özellikle suçluların psikolojisi üzerinde durması önemlidir. Davaların detayına girerek okuma zevkinizi kaçırmak istemiyorum. Ancak özellikle beni etkileyen kısım, Marcel Redureau’nun bu cinayetleri işlemesinin herhangi bir sebebi olmaması yönünde yapılan detaylı incelemeler oldu.