Karakterlerin mekânda yaşadığı hikâyelerden biri değil bu, mekânın karakterlerin içinden geçtiği bir hikâye.
Bir evin ve onu çevreleyen Kuzey Ormanları’nın içinde yüzyıllar boyunca yaşamış insan hikâyelerine bakarsın. Gelirler, yaşarlar, yenilirler, muzaffer olurlar, giderler. Ama senin tanıklık ettiğin, insanlardan çok o yerin hafızasıdır. O evin, o ormanın.
Hikâyeler bir çizgi halinde ilerlemez. Parçalanır, dağılır, sonra başka bir yerden yeniden belirir. Bu yüzden okurken bir anlatıyı takip etmezsin, bir hafızanın içinde dolaşırsın.
Orman büyük, insan küçük. Ev asırlarca hayatta, insan fâni. Ah dersin, ne kadar da geçici, ne kadar da küçücüğüz. Bir karahindibadan, bir elma çekirdeğinden, bir sarımsak otundan daha uzun yaşamadığımız halde neydi bize kendimizi bu kadar önemli hissettiren?
Ama aynı kitap başka bir yerden sarar seni. Avutur, sağaltır, umutlu kılar.
Bir kış sabahı baykuşun gazabına uğrayıp ölen sincabın bıraktığı yemişlerden yetişen meşenin, kayının ve kestanenin salınışı umutlu kılar.
Sesimiz çözülüp gitse de yankımızın havada asılı kaldığını düşündürmesi umutlu kılar.
Büsbütün kendi kendimizden ibaret olmadığımız, bizden önce geçip gidenlerin birazı olduğumuz duygusu umutlu kılar.
Hikâyelerimizin, birbirine bağlanmıyormuş gibi görünse de, bizden sonrakilerin içine sızdığını bilmek umutlu kılar.
Geçmişin geçip gitmediğine, sadece görünmez olduğuna ikna etmesi… belki de en çok bu.
Ve eğer bu duygu size tanıdık geliyorsa, başka evlerin, başka bahçelerin, başka ormanların hafızasına da uğrayabilirsiniz: Kırık Ayna, Gölün Sırrı, Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler.
#meltemyılmazdeniz çevirisi