Dostoyevski hem büyük iyilikler hem küçük kötülükler yapabilen bir insandı. Büyük esirgemezliklerle, küçük bencillikleri, büyük duygularla, küçük bayağılıkları aynı zamanda yaşatabilirdi içinde. Başta gelen kötülük buydu. Kahramanlarının sadık suçlarını kendi işlemedi belki de, ama onları düşlemiş olduğuna hiç kuşku yok. Bu düşlemeler ona tebelleş oldular, onun aklını çeldiler. Ve romanlarında betimlemekle kurtuldu onlardan. Eğer o, bu denli büyük olabilmişse, insanlığın bütün güçsüzlüklerini, bütün güzelliklerini içinde barındırdığı içindir.
Yaşlı Karamazov'un "küstahça, kuşkulu, alaylı bakan küçük gözlerinin altındaki uzun, etli torbacıklar" ve ona, iğrenç şekilde şehvetli bir tavır veren etli bir gırtlak çıkıntısı vardır. Alyoşa'ya gelince, "uzun boylu, sağlam yapılı, koyu kahverengi saçlı, biraz uzun da olsa yumurta biçimi yüzünün çizgileri düzgün, koyu gri gözleri birbirinden uzak, oldukça dalgın, görünüşte pek soğukkanlı bir gençti." Hepsi bu kadar. On sayfa geçer geçmez, çalakalem çizilmiş bu portreler unutulacaklardır; bu yüzler, bu bedenler bir düşünceye kurban edileceklerdir. Kahramanların tutkusu, etlerini eritip bitirecektir. Biz, bir düşünceler çatışması karşısındayız. Artık hiçbir şeyin yenmediği, hiçbir şeyin içilmediği, uykunun uyunmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Orada birçok olay birkaç saatte yığılır, orada geleceğin korkunç ön bulguları insan yüreklerini dolaşır, orada geceyle gündüz birbirine karışır ve orada herkes başkalarını inandırmaktan çok kendi kendini inandırmak için konuşur.