"Uyanıklık ve devamlı râbıta günlük dersinizdir. Beş vakit namazla iş bitmez. Devamlı namaz hâlinde, her an Allah'ın huzurunda olmak gerekir. İbadet yalnız oruçla namazdan ibâret değildir. Güzel ahlâk da ibâdettir."
Bir âlem içinde âlem vardır. "Âlem ne der, âlem ne yapar, âlem ne düşünür?" Bu format, adeta genlerimize işlemiştir. Bu kodu, bu sarmalı kırana babayiğit denilse yeridir. Böyle bir farklılık makul ve makbuldür. O âleme format atmak da herkesin hakkı değildir. Ancak bu düşünme mekanizması, toplum aritmetiği bir şekilde karar sistemimize kodlanmıştır.
Bizim evlerimiz sadece barınılacak yerden ibaret değildi. O ev, taşıdığı mana itibariyle sımsıcak bir yuva ve irfan otağıydı.
Dolayısıyla o evin duvarlarında "Cennetü'r-ricâl dårühü❞ (Kişinin cenneti, evidir) levhası, bir güzellik abidesi olarak bulunurdu.
Tekrar tekrar söylenen ve hemen her yerde görülebilen, herkese hitap eden, herkesin her devirde ihtiyacı olan levha da "Edep Yâ Hû❞ idi. Birisi bir hastalık veya ameliyat geçirdiğinde yakınları ellerine şu levhayı alıp ziyaretine giderlerdi;
"Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi."
Eskiden mi güzeldik, eskiler mi güzeldi, diye beyin yakan soruyu zihnimizin bir köşesinde tutarak devam edelim. Ahşap konakların cumbalı odalarında evin her karesine sinen bir ruh vardı.
O ruh, aynı zamanda eşyaya ve hayatın bizatihi kendisine de sirayet ederdi.
Şüphesiz bunun en güzide unsuru da duvarlarda kanlı canlı asılı duran levhalardı.
Anakronik hataya düşüp bugünden bakarsanız eğer; bunların mimari birtakam dekoratif çalışmalar olduğunu veya basit birer süs eşyası olduğunu söyleyebilirsiniz. Fakat öyle değil.
Hiç değil.
Her tabloda uhrevi bir ağırlık; asaletten süzülen bir incelik vardır.
Derin manalar taşıyan tablolar, ev sakinlerine verdiği mesajla, onların hayat yolundaki rehberidir adeta.